24 Haziran 2008 Salı

Benden İçeri

İnsan kendini nasıl görüyorsa öyledir.

Ben kendimi çok severim. Taa yeni yeni ergenleşmeye başladığım ve yüzümde sivilcelerin parti verdiği ilk okul çağlarımda bile aynaya bakar bakar neden kimsenin beni beğenmediğini merak ederdim. Yani böyle bir güzellik nasıl olur da insanların gözünden kaçardı? Vay kör ahali sizii... Orta okulda da bu aynaya bakıp iç geçirmelerim devam etti. O yıllar daha bir fenaydı benim için. Adana gibi nisbeten daha sevecen bir kentten İstanbul'a taşınmış, bununla kalmayıp bin bir türlü ünlünün bin bir türlü şımarık çocuğunun okuduğu özel bi okula başlamıştım. Taktığım ve insanların bir türlü unutamadığı kocaman pembe gözlüklerim, yüzümdeki sivilceleri bir nebze olsun kapatıyordu kapatmasına ama, ne saçım saçtı onlara göre ne de ayağımdaki sahte Reeboklar ayakkabıydı... Orta okul yıllarım hayatımın en kompleksli en feci yıllarıydı. Buna karşın ben o aynadan hiç vazgeçmedim. Aynadaki aksimi, saçlarımı, gözlerimi, gülüşümü, her şeyimi her şeyimi o kadar sevdim ki gizli gizli. Varsın o şımarıklar benimle alay etsindi, günün birinde anlaşılacaktı ya gerçek halim, beklerdim ne olacak...

Lisenin son iki senesi düz bir okula geçiş yaptığımda yavaş yavaş hayallerim gerçek olmaya başladı. Özel okuldan gelme, İngilizcesi düz liseye göre tavan yapmış olan bendenizi pek bir beğendiler zamanında Haydarpaşa Lisesinde. Sevindim, ama bekliyordum böyle bir şey:P Bir zaman bunun sefasını sürdükten sonra, her şeyin güzellik veya ilgi olmadığını anladım. İstediğim bu değildi hem, yanılmıştım. İnsanın hayatta ne istediği, ne beklediği ile ilgili en ufak bir fikrinin bile olamayacağı o ergenlik yıllarında en azından ne istemediğimi belirleyebilmiştim. Beğenilmeye evet, ama bunun için özel bir şeyler yapmak mı, kalsındı... İçi boş bir rocker özentiliği başladı böylece. Müzik umrumda değildi, ben salaş kıyafetlere, takıl bana hayatını yaşa olayına kapılmıştım. Saçlar darmadağın, giysiler ikinci el ve salaş, bol bol gezindim Kadıköy Akman Pasajı civarında.

Üniversite başladığında tam da o haldeydim. Kendime o pejmurdeliği çok yakıştırıyordum. Hayatım da uzun süre aynı pespayelikle, aynı düzensizlikle geçti haliyle. Derslere çalış ama inek olma, giyin ama sadece örtünmek için, yemek ye ama ölmemek adına... Tüm bunlar olurken bu arada, ben hala kendimi öyle güzel öyle güzel bulurdum ki, ikinci sınıfta saçlarıma erkek tıraşı yaptıracak kadar güveniyordum halime. Tabi ki de hiç ama hiç yakışmadı, yani ben bile oha dedim, bunu da yapmış olamam.

Üçüncü sınıf tatilinde bir şeyler oldu yine bana. Sıkıldım o sadelikten, erkek fatmalıktan. Makyaj yapmak, parfüm sürmek, güzel dar kotlar giymek istedim. Bir gün ev arkadaşlarım bir olup hayatımın ilk makyajını yaptılar bana. Aman da aman başım bir göğe erdi sormayın. Meğer beğenilmek yıllarca içimde bir ukde kalmış bir ukde kalmış, aynadaki benle gerçek hayattaki benin çatışmasından bir sıkılmışım sormayın. Ağır makyajlar yapmaya başladım, topuklu ayakkabılar, askılı bluzlar filan... Annem havalarda tabi, çünkü İstanbula son gidişimde, 3 yıl giymekten popo kısmı erimiş kadife pantolonumu benden habersiz çöpe attı diye kıyametleri koparmıştım. Bana böyle teyze işi gömlekler, etekler filan almaya başladı. Ben elbette ki güzel olmak isteyip ne şekilde güzel olunacağını bilmediğimden, pejmurde olmayan her şey hoştur diyerek, bana mütemadiyen 40 yaş ve üzeri giysiler alan anneme uydum ve ortaya ne olduğu anlaşılmayan, altında topuklu ayakkabı üstünde döpiyes gezinen bir tip oldum çıktım. Hani kişi köyden gelir, şehire uyum sağlamaya çalışır, ama ne köy olur ne kasaba ya, işte aynen öyle bir kafa ile gezindim durdum bir süre...

Nereden geldim bu konuya? Haa, yani demek istediğim şey, ben kendimi sanırsam 30larımdan sonra bulmaya başladım. Sadece dış görünüş de değil bahsettiğim, karakter, hareket, işve, eda, naz:) Eskisi de fena değildi ama, bulduğum şeyi çok ama çok sevdim. Belki de insanın kendini bu kadar sevmesi iyi bir şey değildir. Belkisi yok, değildir işte. Bunun orta bir yolu olmalıdır, yoksa dışarıdan görünen gerçek sen ile içinde yaşattığın sen arasındaki uçuruma düştüğünle kalırsın. Ve dersin günün birinde, yav ben hani göklerdeydim, bu karanlık niye?

İnsan kendini nasıl görüyorsa öyle olmalıdır aslında...

3 yorum:

Pinar dedi ki...

evetttt...
yıllar önce şu hülya avşar denen kadın bi laf etti tv'de.Ben gerçekten kadın olduğumu anne olduktan ve 30 umdan sonra hissettim.Vallada doğruymuş.Aynen sevgili dostum aynennnnn.....Bende oyle hissediyom.Yaşasın 30'un gücü..heyttttttttttttt.

Sevgul dedi ki...

ya oslem bu bloglarini save ediyosun di mi, mutlaka et yani etmiyosan, ciktilari al ya da sakla ve cocuklarina vermek uzere ilerde bi dosyaya koy:)
mesela keske ben de annemin o yaslarda neler hissettigini dusundugunu tam bilebilseydim cunku simdi ne kadar anlatsa da o gunlerin gozlugunden bakamiyo tabi

Nazlila dedi ki...

Harikulade bir yazi..

Fark ettim de, gecmislerimiz bir sekilde benzesiyor, hicbirimiz de okulun en sevilen gözde kizlarindan degilmisiz mesela.. Buna benzer daha neler neler.. Yani gecmisimizin benzerligi ve simdiki karakterlerimizin uyumuna hastayim.. Ne sansliyiz aslinda birbirimizi buldugumuz iicin :)))