Benim canım sıkkın. Neden bilmem. Bazen herkese oluyordur, daha sabah uyandığında anlarsın keyifsiz bir güne başladığını. Önceleri karşı koymaya çalışırdım huzursuzluğa, olmaması lazımdı hayatımda böyle duygular. Her sabah bir 20. yüzyıl Pollyannası gibi açmalıydım gözlerimi güne. Ama artık salıyorum sıkkınlığımı, koyver gitsin. Kötü duyguları yaşayınca insan bir süre, tazeleniyor sanki. Bilmem, bana öyle geliyor.
Bugün, tam da Kızılaya gitmek için çıkarken evden, hatta apartman kapısını açarken dedim kendime: yav hayat hakkaten de ne boşmuş be. Doldur doldur bitmez. Bu hayat boşluğunu nasıl gidereceğimi yıllardır bilemem zaten. Gelecekler mi planlamadım, yok o olmadı anı mı yaşamadım, türlü türlü hobiler mi bulmadım... Hepsinde, ama hepsinde tek bir şey gerçekti: çok uğraştım. O boşlukları doldurabilmek için çok çabaladım. İstemeye istemeye hobi yarattım kendime, hani buymuş ya oyalanmanın yolu. Anı yaşamaya çalıştım ki akıp gitmesin ellerimden. Planlar yapmaya uğraştım, geleceğimi aydınlık göreyim diye. Ama hiçbiri içimden gelmedi, meğer ki bu boşluk denilen şey insanın içine bir girdi mi bir daha çıkmazmış. Çocukluğumdan bence, çocukken artık nasıl yaşadıysam, ondan.
Aslında böyle gıcık şeyler yazmak istemiyordum. Ve amacı olan, her dakikası zevkle geçen, hayatını yoluna koymuş insanlara filan özendiğim yok. Çünkü görünürde (hep görünürde) zaten öyleyim. Öyle hissediyorum çoğunlukla. Neyse neyse, yazınca rahatlıyorum.
Zemberekkuşunun Güncesi bitti. Çok tuhaf, okurken pek etkilenmemiştim ama mesela aradan bir hafta geçti ve bugün kendimi kuyunun kokusunu duyarken buldum. Güzel tasvirleri vardı, karakterinin beceriksizliğine filan yakın hissetmiştim kendimi. Bugün gördüm, yeni kitabı çıkmış Doğan Yayınlarından. Offf, o da ayrı sıkıntı, benim çeviri güme gidecek sanki.
Fotoğraf makinemin kullanma kılavuzunu da almıştım yanıma Kızılaya giderken. Sözde bir yerde çay içip onu okuyacaktım. İmgeye girdim, çayımı söyledim ve kılavuzu açtım. Sonra birden midem bulandı, tuvaletim geldi ve çayımı bitirir bitirmez, yürümeyi bile göze alamayarak otobüsle eve döndüm.
Yolda şunları düşündüm: Evimin yemek masası tarafını şöyle bir temizleyeyim. Temizlemek derken, masayı-sandalyeleri atayım. Oraya güzeelce bir muşamba sereyim. Ulustan torbalar dolusu kırtasiye malzemesi alayım, işte boyasıydı, uhusuydu, kartonuydu filan. Sonra günlerce onlarla uğraşayım. Artık ne çıkarsa, böyle boyaları ellerimle alıp tırnak uçlarımla fışkırtarak resimler mi yaparım, kes yapıştır duvar süsleri mi, yoksa origamiyle binlerce turna mı. Bilemem ki... Sonra aklıma geldi, tüm bunları yaptım diyelim, ben milletin ağzından çıkana tren gibi bakıyorum ya, gün gelecek biri ağzıyla değil şöyle göz ucuyla çok manalı bakacak salonun o kısmına, amma boş işler bunlar yav der gibi, kaldırabilir miyim bu bakışı ki bilemedim. Ama işte, hayat böyle boş işlerden ibaret, niye kaldırmayım ki?