1 Eylül 2008 Pazartesi

DÖNSÜN DÜNYAM DURMADAN


Bugün yemekte: taze fasulye, yoğurt ve bulgur pilavı
Kürk Mantolu Madonna okuyorum.
Fotoğraf makinemi keşfediyorum.
Öğle uykularına dalıyorum.
Saç rengimi seviyorum.

Son günlerim bir harala gürele ile geçiyor. Her yorgunluktan sonra biraz dinlenelim, hızımızı keselim dedikçe bir yerlerden bas gaza yavrım bas gazaaa nameleri yükseliyor. Aslında şikayet etmek adetten, yoksa böyle beynimi fazla kullanmadan yaşamak yıllardır beklediğim bir şeydi.

Cuma günü sevgili çocuklarım tutturdular, parti de parti diye. Aslında daha önceki günlerden kalma bir tutturma olduğu için zaten her tür parti hazırlığımız tamamdı. Çağla ve Sinanın yanında eski komşu-yeni okul arkadaşı Dilhan da vardı aramızda. Bir gece önce oturttum bunları yer sofrasına, her birine ayrı bir tarif verip yaptırdım kurabiye-kek-şekerleme üçlemesini. Var ya, bir çocuk canı isteyerek bir şey yaparsa şahane oluyor sonuç. Yaptıkları yiyecekler en azından benim pastamdan lezizdi... Cuma öğleden sonrası, Çitim ve iki kızı ile başladı parti. Ve onlarla bitti. Bazı şeylerin adına kanmamak lazım, bizim için olay yeni aldığımız çocuk yemek kitabından tarifler denemekten ibaretti aslında.

Çitimler gidince ortalığı az biraz toparladım, akşam yemeğini hazırlamaya koyuldum, Kayaya yalakalık yaptım ve azıcık gazete okudum. Derken Güllü ve Poyraz geldiler. Gecemiz güzeldi; çaylar, biralar içildi, fotolar çekildi, ola ki bir gün ev alırsak diye hürriyet.comdan evlere bakıldı. Arkadaşlıklardaki böyle ufak ve hoş detayları seviyorum.

Cumartesi günümüz benim için salak bir koşturmaca ile geçti. Feci yorgunluğuma rağmen ev ile ilgilendikten ve yemekleri hazırladıktan sonra Kızılaya gittim. Of ya, o sıcakta üzerime üzerime gelen insanlar mı dersiniz, daha Kızılaya adım atar atmaz ne için geldiğimi unutmam mı, hatırlayana dek kitapçı, LCW, Gima gezmem mi. Bu ani unutkanlıklar yüzünden bir gün kendimi Kenyada filan bulacağım, neden geldiğimi düşünüp durarak. Eve, elimde bir kitapçı, bir tokacı ve bir de çorapçı poşeti ile döndüm. Sonradan aklıma geldiği üzere, cumartesi kalabalığında Kızılaya sadece Çağlaya beyaz çorap almaya çıkmıştım...

Akşam beklediğimiz misafirler gelmedi, gelecekler diye yaptığım panik de boşa gitti. Bunun üzerine Kayacım şahane bir fikir sundu bizlere: ailecek Kızılay. Fena halde isteksiz gitmeme rağmen çok güzel vakit geçirdik. Hafiften bir rüzgar esiyordu, çocuklar ellerindeki iple konusunu asla anlayamadığım bir oyun oynuyordu, biz ise uzun süreden sonra ilk kez Çağlanın muhalefeti olmaksızın elele yürüyebildik sokaklarda. Petek kuruyemişten çekirdeğimizi, Meşhur Peynirciden yufkamızı almamız, Meclis parkının içinden yarı yürür yarı koşar halde geçmemiz filan 10'u buldu. Bir akşam daha televizyon karşısında saadet içinde sona erdi.

Ertesi sabah kahvaltıda Selma Teyze ve kuzen Atalaylar vardı. Bence çok güzel bir sofra hazırladım. Bana böyle bir sofra kursalar havalara uçar, layığını vermek için durmadan yerdim. Öyle de oldu sonunda, kimin kurduğuna bakmadan homini gırtlak tıkındım. Zaten Çağla da henüz misafirler gelmeden salamları bitirmiş, Sinan salatanın şeklini bozmuştu. Ailecek bir misafir nasıl ağırlanmaz dersi verebiliriz belki de. Ama herkes hakkımı verdi, naber...

Onlar gidince geldi mi eve bir sessizlik... Çocuklar aşağı oynamaya inmişti, biz de gazete filan okuyorduk. Sonra ne oldu bilmem, Kaya ile birbirimize baktık ve kimi arayalım dedik neredeyse aynı anda. Düşün düşün, mahalleden uzun süredir görüşmediğimiz birilerini aramaya karar verdik. Var ya, sanki telefonumuzu bekliyorlarmış gibi atladılar teklifimize, ay ne hoş oldu böyle düşünmeden, dur bir sorayım demeden tamam demeleri anlatamam.

Hep birlikte ODTUye gittik. Salaş bir bank bulup oturduk ve yakındaki kafeden çay, Şok'tan bisküvi filan aldık, başladık hem tıkınıp hem konuşmaya. Az sonra Esin ve Borkan da geldiler iki bebeleri ile. Çocuklar ODTU'nün o kaçak (!) binaları arasındaki yeşilliği orman bilerek sincap, kaplumbağa avına çıktı, biz ise hababam çaya dayandık. Gayet hoş bir pazar öğlenden sonrası, hatta akşamı yaşadık. Ertesi gün okullar açılıyormuş, eve gidip banyo, kitap, uyku faslı varmış, kimse tınmadı valla. Eve döndüğümüzde mutfak saatimiz 10'u vuruyordu.

Tüm bu misafilerin arasında evi döne döne yeniden temizlemem, yemekler yapmam, fotoğraflar çekmem, yürüyüş, alışveriş, plan filan yapmam yordu aslında kafamı. Yoksa herkeslerle geçirdiğim vakitten acayip keyif aldım. Nasıl oldu bilmiyorum ama, şu günlerde karşılaştığım herkesin beni sevdiğini düşündüm. Sözle anlatmadıkları, belki ufak bir bakış veya hareketle belli ettikleri bir sevgi. Böyle sevildiğini düşünmek insanı feci mutlu ediyor. Olmayınca çok aramıyordum da, hissedince ne gerekli bir şey olduğunu anladım.

Şöyle iki sevgi böcüğü gibi karşılıklı oturmak, oradan buradan önemsiz konulardan lakırtı etmek gibisi yok zaar.

2 yorum:

Nazlila dedi ki...

sevgi böcügüm benim :)))
"Arkadaşlıklardaki böyle ufak ve hoş detayları seviyorum." cümlen beni benden aldi, haberin ola.. Budur iste.. :))

Sevgul dedi ki...

nazlilaya katiliyorum :) insani iste boyle gunler dinlendiriyor, evde tum gun yatsa bu kadar dinlenmez belki kafasi insanin.
cok tembellestim galiba gene her soyleneni dinlenme-dinlence-tatil konusundan anliyip yorumluyorum bu ara :P