21 Ocak 2010 Perşembe

Zor uyanıyorum. Gün ağarırken yatmışım da iki saat sonra kalkmışım gibi, göz kapaklarım savaşıyor sabah ile. Her sabah olduğu gibi, kendime gelmeye çalışarak kalkıyor ve tuvalete gidiyorum. Çay suyu kaynarken bakkala ekmek almaya gidiyorum. Çocuklarım sakin bugün, kavga etmiyorlar.

Kahvaltıda gazete okumak ne güzel... Ama kesilip duruyor okumam, çocuklarla sohbet de etmem gerek. Bakıyorum ki saat daha erken, kahvaltı sofrasından sonra ortalığı da toparlamaya başlıyorum. Tanrım, ne sıradan birgün... Sevmediğim ama gerekli bulduğum bir sürü iş yapıyorum; yatakları toplamak, salondaki fazlalıkları yerlerine koymak, kalorifer üzerindeki kurumuş çamaşırları sepete atmak, ocağı silmek, perdeleri düzeltmek...

Çocuklar bilgisayar için izin istiyorlar, veriyorum. Diğer günlere nazaran daha erken kalkmışım, işim gereğinden hızlı bitiyor ve boşta kalıyorum. Bilim Çocuk'a bakıyorum biraz. Bu ay Eymir Gölü'ndeki kuşlarla ilgili hoş bir oyun vermiş ek olarak. Eymir Gölü bize tanıdık, ama mesela Samsun'dakiler için de gölün detaylı bir açıklaması var oyunun üzerinde. Akşama oynayalım diye geçiriyorum içimden. Tıpkı ev toparlamak gibi, hiç sevmediğim ama gerekli bulduğum bir uğraş...

Öğlen olmadan önce çocukların beslenmelerini hazırlamalıyım. Bugün sarelleli ekmek günü ikisinin de. Perşembeyi sevmem için bir neden, ayrı beslenme hazırlamak zorunda değilim bugün. Çantalarına ekmek dilimleriyle birlikte dilimlenmiş bir portakal, çerez, yeni ve temiz bir beslenme örtüsü ve sularını koyuyorum. Hergünki ritüel...

Evden çıkıyoruz aceleyle. Kapıyı kilitledikten sonra Çağla'nın paltosunu giymediği ve Sinan'ın eldivenlerini almadığını fark ediyoruz. Kapı yeniden açılıyor, bana öyle geliyor ki ev seviniyor geri geldik diye. Arabamıza biniyor ve bir iki kısa sohbetten sonra okula varıyoruz. Okula girmek istemiyorum; ev ne kadar çağırıyorsa okul o kadar kovuyor beni. Git, çık buradan ve hayatını yaşa...

Tülin ile buluşuyoruz sonra, küçük, şirin bir kafede. Sadece çay içiyorum, sürünüyor o tek bir çay bir buçuk saat boyunca önümde. Çocuklardan, okuldan, hayallerden bahsediyoruz. New York'u ne kadar da görmek istediğimden bahsediyorum, bıraksalar beni diyorum, günlerce yürüsem her bir köşesinde. Çok hoş bir yer ama gökyüzünü göremiyorsun diyor. Burada görüyoruz ya her gün diyorum... Kimse bilmez belki ama uzun bir süredir bu hayalle yaşıyorum. Zilyon tane filmle, diziyle gözümüze gözümüze sokulan caddelerine, binalarına, mağazalarına ve hatta tiyatrolarına doyayım istiyorum. Daha ileri gidip, belki doğru değil ama, Tokyo'ya da New York'a benzediği için bayılmış olabileceğimi düşünüyorum.

Tülinle ayrılmadan önce, çok erken biliyoruz ama, Deniz'i arıyoruz. Biz öğle yemeğini bitirmişiz ama onu kahvaltı sofrasında yakalıyoruz. Sesi iyi geliyor.
Tülin'den ayrıldıktan sonra markete uğruyorum. Kereviz, köy yoğurdu, elma, mutfak bezi alıyorum. Ev hanımı, isteksiz, yorgun, zorunlu bir ev hanımıyım şimdi.

Eve gelip bana verilen görevleri yerine getiriyorum; kerevizi pişiriyor, mutfağı ve tuvaleti temizliyor, evi havalandırıyorum. Radyoda TRT 3 açık, klasik müzik çalıyor. Hepsini değil ama bir kısım klasik müzik eserlerini seviyorum. Bugünki ruh halime çok iyi gelen bir piyano konseri var radyoda. Elimde kitabım, mutfak masaına kuruluyorum. Kara Prens'i okuyorum, Iris Murdock'un. İnanılmaz sürükleyici geliyor, son üç günümün tüm boş vakitleri kitabımla geçiyor.

Çocukları alma vaktim geliyor, paltomu, atkımı giyiyor ve toplamda yirmi dakikalık yolculuğum için ayakkabı seçiyorum. Ayakkabı ayrı bir önem kazanıyor o saatlerde, nasıl görünmek istediğimi, neye önem verdiğimi anlatıyor bana. Sadece üşümemekse amacım botlarımı, eğlenmek, kendimi azıcık iyi hissetmekse yeşil çizmelerimi, spor görünmemek, görünüşümü önemsediğimi anlatmaksa az topuklu çizmelerimi giyiyorum.

Bugün Nuh Nebiden kalma kahverengi kısa botlarım var ayağımda. Sadık bir yar gibi... Görünürde olmasa bile, içimde, ta içimde yeni düzene, yeni eve, yeni semte henüz alışamadığımın, sadece katlandığımın kanıtı. Her şeyin bu kadar hızlı olması korkuttu beni. Kendimi korumak için evi hızla hizaya getirdim, düzenim ne kadar çabuk kurulursa o kadar hızlı alışırım sandım. Eski evimle vedalaşmadım bile. Ona baş belası muamelesi çektim, terk ettiğim, terk ettikten sonra temizlemek, boyatmak, onarmak zorunda kaldığım küçük baş belası. Alışkanlık bende zor kazanılan ama zor da bırakılan bir şeydir. Bırakmak zor olduğunda da görmezden gelinir.

Çağla'nın sınıfından bir çocuğu abisi almayı unutmuş. Uzun bir süre abinin gelmesini bekliyoruz. Çocuklar okulun bomboş koridorlarında kovalamaca oynuyor. O saatte okulda sadece onlar, ben ve içerideki odada hararetle birşeyler konuşan müdür ve yardımcıları kalıyor. Okul beni kovsa da gidemiyorum işte, donuk bir halde abinin gelmesini bekliyorum. Donuk, umarsız ve dalgın...

Eve gelince yemek yeniyor, benim iştahım yok. Çocuklara ellerimle kereviz yediriyorum, annemin bize yaptığı gibi. Kereviz iğrenilen bir yemek olmaktan çıkıyor böylece, tabak tabak yemek istiyorlar. Ödevleri yok bugün, sevindirici bir haber. Çağla ile, Eymir Gölü Kuşlarını değil ama elektrikle ilgili basit ama eğlenceli bir başka oyun oynuyoruz. Sinan bilgisayarda film izliyor, gözlerini kırpıştırıp durmasında yorulduğu anlaşılıyor. Filmi bitince onunla da oynuyoruz bir parti. Bazen, çocukların deney kitabından bir şeyler yapalım diyorum, açıp her hangi bir basit deney seçiyorum. O kitap eve getirildiyse yapılmalı. Yapılsa değil, yapılmalı; bir zorunluluk, bir görev. Sonra, diyelim ki deney gereçlerinden biri evde bulunmuyor, bir oh çekiyorum içimden. Denedim ama malzeme eksik, ama denedim işte, yetmez mi...

Bizim yatağa geçiyoruz çocuklarla. Sinan deftere birşeyler yazıyor, bir hikaye dediğine göre, ama 4-5 satırlık. Teşvik ediyorum onu,devam edersen daha uzunları da gelir ileride diyorum. Nasıl zorlama çıkıyor o sözler ağzımdan... Çağlanın elinde bir matematik kitabı, eğlenceli olanlardan. Biraz önceki öğretmencilik oyunundan kalmış, yatakta çözüyor çarpma işlemlerini. Benim elimdeyse Kara Prens. Çok hızlı...

Durumum, ruh halim, sanki antidepresan bir ilaca başlamışım gibi aslında. Vurdumduymazlık, boş vermişlik, rahatlık... Bir yandan da, ilacı almayı unuttuğum zamanlar oluyormuş gibi sıkıntı, isteksizlik, al basması.

Deniyorum yine de, dönem bu biliyorum, çıkış yolum kendiliğinden gelecek. Kitap okumak, film izlemek çok iyi geliyor. Kendi hayatımı değil, gerçek insanların gerçek hayatlarını da değil, ama kurgulanmış hayatları izlemek, takip etmek çok iyi geliyor şu halime.

2 yorum:

janisjr dedi ki...

Güzelçamlı'da bir çay ısmarlıyayım sana. Dutlu kahvenin altında serin serin içeriz. Sonra seni ormana götürürüm. Oradan denize bakarız uzun uzun.
Güneşe ihtiyacımız var gibi biraz.

Nazli dedi ki...

New York'a karsi asiri bir ilgim yok ama hani Amerika olarak dünya gözüyle bir kerecik de olsa oralara gidip görmeyi cok istiyorum. Hem Nazli arkadasim da hazir Ny'de yasarken ve evini bize acmak isterken gitmemek kayip olur! Ama hani para, hani para? :)))