23 Aralık 2008 Salı

Almanyaya dair hatırladığım çok net kareler var. Birinde apartmanımızın arkasındaki çocuk bahçesine oynamaya inmişiz, yan apartmanda oturan ve bizden birkaç yaş büyük olan ikizler de bizi görünce inmiş ve bize direk Domuz Türkler diye bağırıyorlar (tabi alamanca). Diğerinde apartmandaki çocuklardan birinin doğumgünü ve biz de davetliyiz, çeşitli oyunlar oynanıyor ve diğerleri bizi seve seve içlerine alıyorlar. Sonra okulda (ki 3 yıl içinde 3 okul değiştirmiştik), tek arkadaşımın Yugoslav bir kız olduğu (yabancı dayanışması) sınıfımdaki tipler mütemadiyen bana bakıp bakıp gülüyorlar. Bir diğerinde sanırım bahar bayramını kutlamak için pikniğe gidiyoruz fakat anne ve babam kim bilir neden dolayı yoklar ve bizi komşulara emanet etmişler, komşular gayet sıcakkanlı bağırlarına basıyorlar iki küçük bebeyi (Amanın tam da Çağla Sinan yaşındaymışız ha).

Bir akşam okulda veli toplantısı vardı. Annemler bizi evde yalnız bırakıp toplatıya gittiler. Sıkı sıkı da tembih ettiler, kapıyı açmak yok, dışarı çıkmak yok diye. Bunlar gittikten bir süre sonra elektrikler kesildi. Biz panik tabi. Karanlıkta çizmelerimizi bulmaya ve giymeye çalıştığımızı hatırlıyorum. Düşündüğümüz tek şey okula gidip ana babamızı bulmak. Çıkıyoruz dışarı, kapıyı kapatıyoruz ve o an hatırlıyoruz: anahtarı unuttuk! Of yai bir üzülüyoruz bir korkuyoruz, şimdi annemler bunu duyunca kim bilir amma kızacaklar, ne salağız, ne salağız! Neyse okul yolunda ilerlemeye başlıyoruz. Galiba çok yavaş yol alıyoruz yalnız. Çünkü okula henüz varmadan anan baba kılıklı tiplerin bizden yöne geldiklerini fark ediyoruz. Ama vazgeçmek yok, salağız ya... Okula dek gidiyoruz sanırım, ama kapı duvar. O zaman daha da korkuyoruz. Çünkü giderken anne babaya gidiliyor, onlarsız dönüşse cehennem gibi. Issız yolda, ağır ağır ve artık ağlayarak geri dönmeye başlıyoruz. Hem anahtarı unuttuk hem de geç kaldık. Annemler eve de giremedi, eyvah çok kızacaklar... Geri dönüş yolunun ortalarında sanırım, bir araba yanaşıyor dibimize. Penceresini açıyor ve Çocuklar wehr bist du? diyor (hehe kırık almancamla yazdım, kim bilir doğru mudur), yani neredesiniz len siz? bakıyoruz ki alt komşumuz adam. Hemen atlıyoruz arabaya, anneniz babanız sizi çok merak etti diyor, bir daha sakın haa diyor. Evin önüne geliyoruz. Şimdi atmayayım, çünkü sadece aklımda kalanlara güveniyorum ama apartmanın önünde sanırım polis arabası var (yoksa öyle olması gerektiğini mi hayal etmişim). Apartmanın önü kalabalık, konu komşu da çıkmış. Annem babam apartman kapısının önünde panik haldeler, annem ağlıyor. Bizi görünce hemen koşuyorlar, sevinçten konuşamıyorlar bile. Bizse sürekli özür diliyoruz, elektrik kesilince korktuk anahtarı almayı unuttuk, kızma anne noolur diye. Geliyor ve deli gibi kucaklıyor bizi. Anahtar umrundan değil. Herhalde ömründen bir iki sene gitmiş. Biz azar işitmemenin sevinciyle eve giriyoruz. Ve ilk heyecan gidince azar değil ama tembih üstüne tembih yiyoruz. Şimdi düşünüyorum da, tuhaf bir anı. Annemlerin o yaştaki çocuklara evde yalnız bırakacak denli güvenmesi, bizim elektrik kesintisinden korkup da daha dehşet olan dışarıdan ürkmememiz, bir veli toplantısının gecenin bir yarısı yapılması (herkesin mi çocuğunu bırakacağı bir yeri varmış kardeşim bu Almanyada)...

Biz kardeşimle çok mutsuzduk Almanyada. Geceleri yatağımızda bir oyun oynardık. Gözlerimizi uzun süre kapatalım ve süreli dua edelim, açınca Botaş'ta olalım. Ya da bir bina olsun, böyle ince uzunundan, bir ucu bizim evde diğeri Botaş'ta olsun, yürüyelim yürüyelim varalım Botaşımıza. Fakat heyhat, hayaldi bunlar, olmayacağını bilirdik ama denemekten de geri kalmazdık.

3 yıl kalmışız Almanyada, ama şimdi sorsanız bir on yıl geçirdik derdim. Botaşa döndüğümüzde dünyalar bizim olmuştu. Bilmem ki artık gözümüz kapalı çok mu dua ettik (ya da bu oyunu babamlar duydu da dayanamadılar mı), yoksa dönmek o kadar uzun bir binayı yapmaktan daha mı kolay geldi bizimkilere, kendimizi bir minibüs dolusu eşya ve yeni bir kardeşle Türkiyede buluverdik birden. Almanyada tek bir şey bıraktım geriye, tatlı arkadaşım Silvana. Adresler alınıp verildi, ama sanırım bizden bir süre sonra o da döndü yurduna. Şimdi facebookta arıyorum, ama ne Silvana'nın soyadı var aklımda, ne de Yugoslavya kalmış geriye.

3 yorum:

dostca99/dilek dedi ki...

Neptün'cüğüm..sakarlıklarımla ilgili yazıma yorumunu şimdi gördüm. evet :) tam 6 ay sonra.
3 ayını çık yazlıktaydık. geriye kalır 3 ay.. bu da cezamı yarı yarıya hafifletirmi acaba..:)
Ama ben zaten hem şaşkın hem dalgacı olarak doğuştan cezalıyım. hihihihi....:)))))
Yorumlarını hep beklerim.
Bu arada söylemeliyim senden izinsiz blogundan kendi bloğuma link verdim neptünün sayfası diye sakıncası yoktur umarım. Ne yapiyim kendinle barışık yazıların cok hoşuma gidiyor. Takibimdesin yani :) Sevgiler.

neptuneptun dedi ki...

Hiç dert değil, ama yorumumda ne yazdığımı görmek için tekrar bakmam gerekti:)
bağlantı vermene de çok sevindim, ben de seni ekledim. artık daha sık yazışırız..

Pinar dedi ki...

sen hep yaz yaaaaa....
gecmişi hatırlarken bazen cocukluk hayallerimiz karısıyor gerçeğe dimi...Ve hangisi gercek kayboluyor..Olsun hayatın en anlamlı bölümleride bunlar...dostum eline sağlık ...bir cuma sabahına bu kadar güzel baslanır yani ve sayende:)