12 Aralık 2011 Pazartesi

Bugün Zeynep arayıp da "İkea'ya gideceksen bana da giysi temizleme zımbırtısından alır mısın?" diye sorunca 11 yıl öncesine döndüm. Zeynep'in amaçları arasında beni veya beynimi geçmişe göndermek var mıydı bilinmez, ve fakat ışın hızıyla 11 yıl öncesini hatırlamam beni bile şaşırttı. Ve olaylar gelişti...

Ben Kaya ile 11 yıldır evliyim (çok tebrik ederim ikimizi de). 11 yılda bir sürü sevinç, bir sürü kızgınlık ve az biraz da üzüntü yaşadık. İlk dönemlerin heyecanı, fevriliği, coşkusu yerini zamanla bezgin bekirliğe, sakinliğe ve rutine bıraktı. Ben onu daha iyi tanıdım, o beni zaten hep tanıyordu sanırım. Çocuklar da olunca, bir elimde kebap bir elimde şiş, oh keyif de keyif haline geldik. Ay yaşayıp gittik işte be. Evliliği yaşarken de, ay şunu şöyle yapayım da beyim benim daha çok sevsin, yok buna dikkat edeyim de karıcım ayaklarımı yıkasın diye kasmadık kendimizi asla (aman aman çok şükür). Hayatı birlikte yaşarken sadece birbirimizi daha az kırma, daha az üzme konularına dikkat ettik. Dikkat bile etmedik aslında, hayatı daha yaşanır, daha sakin kılmak için farkına varmadan özen gösterdik bunlara. Çünkü, kendimce ben değerliyim, Kaya için de kendisi. Karşımdakini üzmem öncelikle beni huzursuz ediyor, aynı şey Kaya için de geçerli. Ve huzursuz bir ev, herkesin bildiği gibi ev olmaktan çıkıyor. İnsan aile fertlerinden biriyle kavgalı, küskün olduğunda o eve girmek dahi istemiyor. Genel olarak bu sebepten ötürü, hır gür olmadan yaşayıp gitmeye bakıyoruz.

Gelelim Zeynep'e ve giysi temizleme zımbırtısına... Evliliğimin ilk yıllarında, her şeyin yenisi gibi, pek özenli bir gelindim. İşten eve gelince kocama itina ile yemekler hazırlar, sofrayı pek bir titizlikle kurar, kıyafetlerini düzenli olarak ütüler, evi her daim temiz tutmaya çabalardım. Ve bu çabalarımın en detaylısı, zannımca giysi temizleme zımbırtısı idi. Kayanın ertesi gün işe giyeceği kıyafetleri bir gece önceden sandalyeye koyar, paltosunu da bahsettiğim gereçle her akşam temizlerdim. Ara sıra dolabını gözden geçirir, eksiklerini not alır ve gecikmeksizin çarşıdan alırdım. Bunları, birileri bana öğütlediğinden değil, gerçekten içimden geldiği için, temiz pak giyinsin diye yapardım. Ve fakat ne zaman ilk yılların heyecanı geçti, ne zaman çocuklar oldu ve ben elimde şiş ve kebapla ne yapacağını bilmez halde kalakaldım, tüm o özen, titizlik, beni daha çok sevsin, ayaklarımı yıkasın, pırıl pırıl işe gitsinler odun ateşinde yanıverdi. Böyle bir anda değil ama, zamanla. Ne ütü kaldı evde ne de giysi temizleme rulosu... Üstelik ben, işten dönünce beni pasaklı görmesin diye üzerimdeki kıyafete bile dikkat ederim ya, ne diyorsunuz.

Şimdi bu duruma üzüldüğümü, vah vah çektiğimi sanmayın sakın. Biz, tüm o şaraplı, mezeli sofralardan, bal dök yala evlerden, taralı saçlardan ve düzenli dolap içlerinden, tek seçenekli sofralara, kırıntı cenneti evlere, günlerce taranmayan saçlara ve kapakları kapanmayan dolaplara nail olan bir çift olarak, evlilikte asıl özenin bunlara değil, aslında çok daha basit şeylere gösterilmesi gerektiğini öğrendik bu 11 yılda. Kaya en çok, premenslerde benden uzak durmayı, ben konuşurken susmayı, fikirlerimi dikkate almayı, bense en çok, o yorgunken başını şişirmemeyi, arkadaşlarıyla ilişkisine karışmamayı, her daim yanımda olduğunu öğrendik. O, üzerimde en rezil kıyafetler olsa dahi saçımın o gün ne kadar güzel olduğunu fark eder, ben, daha telefonu açışından keyfinin yerinde olduğunu. Arada kavga gürültü olsa da, asıl amacımız huzurlu, mutlu olmaktır kısaca.

Ve tüm bunlardan sonra diyorum ki şimdi kendime, aman bırak giysilerimiz de tüylü olsun, hayatın tozu der geçeriz...



Hiç yorum yok: