Uzun, çook uzun bir aradan sonra tekrar merhaba sevgili okuyucular! Bu süre içinde neler yaşadım neler, nereleri gezdim nereleri, nasıl güldüm nasıl bilemezsiniz sayın okuyucular. Bir şehir, iki sınav, 25 semt, iki uçak yolculuğu, binbir adet rüya, sayısız hem de ne sayısız çay geçti başımdan. Hepsini bile isteye, seve seve yaptım. İkinci sınavımdaki esnemeler ve kendini Bayan Rottenmayer sanan sınav sorumlusu dışında gayet de iyi vakit geçirdim (neyse bakın dil sınavımın kötü geçmesinin müsebbinini de buluverdim arada).
Öncelikle çocuklarımın doğuştan "uçaktan korkmayan" cinsten oldukları ile başlayayım lafıma. Kızılderili memleketinde olması gerekirken Anadolunun rotasına konuluveren Esenboğa havalanında beklediğimiz 2 saat boyunca her 3 dakikada bir "bizim uçak nerede, ne zaman gelecek, biz geldik o neden gelmiyor" tarzı sorulara maruz kalmak bile bendeniz ödlek tavuğun içindeki uçma korkusunu gideremedi belirteyim. Hatta uçağa binip kalkış iznini beklememiz, havalanacağımız piste yavaş yavaş gitmemiz ve hosteslerin anons eşliğinde aerobik yapmaları sırasında heyecanımın tavan yaptığını, havalanma sırasında "durdurun uçağı inecek vaar" dememek için kendimi zor tuttuğumu, çocuklar kahkahalar atarken içimden bildiğim tek duayı sonsuz kez tekrarladığımı da eklemeliyim. 9 yıl sonra uçağa binmem bana tek bir şey kazandırdı diyebilirim: bunca yıl içimde sakladığım fobimi gün yüzüne çıkarabildim. Mutluyum gururluyum, ama her hangi bir şeye karşı fobik bir duygu beslenmesine de oldum olası kılım. Bu ikilemden çıkarsam eğer, sizi haberdar ederim.
İzmir, annemlerin memleketi. Doğma büyüme oralılar. Önce Bayraklı, sonra Karşıyaka vapur iskelesi civarı... Çocukluğumun bütün yazları İzmir tatili ile geçerdi. Adanada oturduğumuz yer (Botaş) başlı başına bir tatil yöresi kıvamında olduğundan, bizim için tatilin anlamı hep denize girilmeyi bırakın, sıcaktan evden bile çıkılmayan İzmir olmuştur. Karşıyakada, barlar sokağında bir apartmanın en üst katında mukim anneanneme gitmekten fena halde zevk alırdım. Komşu oğlu apartman çocuklarının ilk örneklerinden Volkanla birbirimize balkondan balkona fındık fıstık atmak suretiyle iyi anlaşırdık. Teyzelerim, kuzenlerim, anneannemin Libya göçmeni can dostu Emine abla, cici annem Neval teyze, ailenin 6. kızı sayılan Jale abla, hepsi hepsi çocukluğumun en huzur verici kahramalarıydı. Çünkü hayat onlar için her zaman laylaylom geçmese dahi, ve hatta çoğunlukla problemlerin arasında kaybolmuş olsalar da, benim anneanne evinde her daim hatırladığım tek şey kahkahaydı. İzmir demek neşe demek, gülmek demek, hayatla dalga geçmek demekti.
Bu gidişimde, yıllardan sonra ilk kez İzmiri tek başıma gezme fırsatım oldu. Anne, baba, çocuk, arkadaş olmaksızın demek istiyorum. Çok güzel bir deneyimdi. Hem kısmen bekarlığımı yaşadım, hem de uzun zamandır yapmam gerektiği gibi bastığım yerlerde geçmişimden izler aradım. Saat meydanında (öyle mi diyorlar ki oraya?) 2 yaşında anneannemin elini tutmuş kuşlara yem verirken bir fotomuz var mesela. Ya da Kemer altına her gidişimizde çay içmeden dönmediğimiz bir avlu (bulana kadar canım çıktı çünkü adını bilmiyordum, hani çaycılar var, ağaç var, kuşlar filan da var, her gelen oturup çay içip dinlenir, güzel bir yer diye tarif edince kimse bir şey anlamıyor:)). Karşıyakada gezinirken, annemlerin bizi habire faytona bindirdiğini hatırladım. O zamanlar ucuz muydu da bindiriyorlardı, yoksa annemlerin bizden habersiz bir hazineleri mi vardı bilmiyorum ama mütemadiyen fayton gezisine çıktığımızı anımsadım. Annemlerin düğünlerinin yapıldığı yer, Karşıyaka çarşısı, Alsancak sahili, hepsi oldukça değişmiş açıkçası. Fakat değişmeyen tek şey var, ki kötü de olsa sanırım çok alıştım ve istemem değişsin, İzmiri saran o lağım kokusu... Taa 6-7 yaşlarındaydım teyzem "seneye geldiğinizde kalmayacakmış bu koku merak etme" demişti. Hehe, yorum sizin...
İzmir muhabbetini uzatmışım gibi geliyor, aslında daha başka şeyler de yaptım şu hayatta ben. Mesela üniversite sınavına girdim, yaşıma ve göz kenarı kırışıklıklarıma bakmaksızın. İlk sınavım bence başarılı idi, çünkü ne türkçeye ne de sosyale (aslında genel olarak hiç ama hiç bir şeye) çalışmaksızın girmeme rağmen tahminimin üstünde doğru yaptım. E güzel, aferin bana. Öyle emin oldum ki kendimden, heh heeeyt şimdi bir de dilde göreyim koçum seni, dereceye gir de başın göğe ersin diye diye King Kong gibi göğsüme vura vura girdiğim dil sınavında fena çuvallayarak başım önümde, sinirden ne yaptığını bilmez halde çıktım. Yani anne baba gibi bir hesap soranım olsaymış yanmıştım vallahi. Yahu Özlemcim, sen "ne iş yaparsın şeker" sorularına neden çevirmenim diyorsun? Bunca çeviriye, bunca ofis işine, cnbc-e'ye, zarta zurta rağmen, nasıl oluyor da 15 yıl önce girdiğin sınavdan daha düşük net çıkarabiliyorsun? Deli misin? Hiç bir şey anlamadım. Üstelik gelen geçen herkes, beni çileden çıkartacak şekilde soruların kolay olduğunu söylüyor. Hem kendimden öyle de eminim ki, bugün soruların cevaplarına bakarken gazetenin yanlış cevap verdiğini düşünürken buldum bir ara kendimi. Soyadım her şeyi açıklıyor aslında: bazen uzaydan gelmişim gibi hissediyorum...
Bu arada, İzmir hakkaten de geçmişimde güzelmiş. İnsanlarını sevmedim, sevemedim... Öğrenciyken İzmirli bir ev arkadaşım olmuştu. Her zaman bana biraz tuhaf gelirdi, çok rahat, vurdumduymaz, duygusuz. Ama ona has sanırdım bu özellikleri. İzmirde tek başıma gezinir ve ona buna yol sorarken birden geldi aklıma, insan yetiştiği topraktan istese de kopamıyor, Ankaraya da gitse, Antartikaya da, İzmirlilik hep baki sanırım...
23 Haziran 2008 Pazartesi
2 Haziran 2008 Pazartesi
Gidiyoruz, geleceğiz
Gece bir şekilde Sinanın yatağında yatmam gerekti. Bu "bir şekilde"yi şöyle açıklamalıyım: Her akşam başka başka şekillerde ne oluyorsa oluyor ve ben ne kadar niyetlensem de kendi yatağıma ulaşamıyorum. Ya üstü dolu oluyor, ya çocuklar çoktan kapmış oluyor, ya da Kaya ile tv karşısında uyuyakalıyoruz. Ve ben her sabah "bura nere, ben nerdeyim bea?" diyerek başlıyorum yeni güne... Evin salonu, holü, bilimum yerlerinde uyumuşluğum olmasına karşın Sinanchanın yatağında ilk yatışımı dün gerçekleştirdim. Ve oğluşumun neden emekli amcalar gibi sabahın 6'sında uyanıp kaplumbağasına yem verdiğini, buzdolabından muz alıp yediğini, oyuncaklarıyla biraz oynadıktan ve faaliyet kitabı karıştırdıktan sonra canı sıkılmış halde beni uyandırdığını anladım: güneş yemiyor içmiyor sabah ilk ışınları için Sinanın yatağını hedef alıyor. Hiç kaçarı yok, gözünü açmamakta dirensen vücudunu ter basıyor, rüyanda Lost adasında öğlen 12'de güneşlendiğini görürken aslında Ankaranın ünsüz güneşi sana kalk len artık diyor... Eh eşek değil, koskoca harlı güneş bu, kızdırmaya gelmez, soğutayım desen espri kaldırmaz, kalkıyor oğluşum da tüm neşesi ve konuşkanlığı ile...
Yarın İzmire gidiyoruz. Beni aldı bir telaş, ev dandini: düzelt, dişin dolgusu düştü: Samii kurtar, bavul yatak odasında yarı açık yatıyor: güneeeş onu da kaldır, Sinanın doğumgünü kutlanacak: kağıt tabak bul, balon edin, fön çektir, giyecek başka bir elbise bul...
Bizimkiler çok uzun süredir uçak denilen kocaman çelik kuşa binmeye can atıyordu. Nasıl uçabilir, kaç hızda gider, kim sürer hem, bulutlarla çarpışmaz mı, kuşlarla yarışınca kim kazanır, tüm bunları öğrendiler, dahası çok alakasız ama kitabın birinde metal eşyaların bazı parçalarının geri dönüşümlerde uçak yapımında kullanıldığı yazıyordu, ben bu ergin halimle çocuk aklıyla yarışamadığımdan bunu okur okumaz unutmuştum ama onlar gak desem hatırladıkları için hangi metal eşyanın uçağın hangi bölümünde kullanıldığı gibi tuhaf soruları bile sordular. Kimi zaman ana babalar bilmeseler bile biliyormuş gibi yapmalı ve şunun gibi yaratıcı cevaplar vermeliler bence: uçağın kanadının ucunda küçücük bir bölüm var, daha iyi uçmasını ve dengede durmasını sağlar, onda kullanılıyor olmalı. Nasıl? eriterek ve tekrar dondurarak. Nerede? geri dönüşüm merkezlerinde eritilir, uçak yapım fabrikalarında soğutulur (çok saçma oldu ama idare etsin). Fabrika nedir? birşeyler üretilen kocaman yer. Mesela çiçek gibi mi? Hayır çiçekler doğada olur. Anne doğa tam olarak nedir? Doğa, doğa.... doğa çevremizdeki çiçekler böcekler ve ağaçlardır (Allahım çok utandım bu cevabı verirken). Bi de arabalardır di mi? Hayır arabaları insanlar üretir. Çiçekleri kim üretir? Çiçekler doğada vardır, bazen de onları özel olarak üreten insalar vardır (cevaplar gitgide saçmalıyor). Onlara ne denir? Galiba çiçekçi, seracı filan denir (karar ver kardeş sen de). İyi, ben büyünce çiçekçi olacağım (Oh bee aman ol, ister marangoz ol, yeter ki bitsin şu sorgu)... Sorular öyle ani geliyor ki, sınıfta birden sözlü yapmaya karar veren öğretmenin ilk kurbanı gibi hissediyor insan kendini, bildiğini de unutuyor. Ayrıca hiç bir hoca, uçak konusundan girip çiçekçilikten çıkacak denli insafsız olamaz herhalde...
Çağlacım 6 yaşına girdi vallahi de. Hiç öyle zaman çabuk geçiyor geyiklerine giremeyeceğim, ayrıca hiç bir şeyin çabuk geçtiği de yok. Ama büyüdüklerini görmek bende acayip bir mutluluk yaratıyor. Hem sanırım artık alıştım anneliğe:)
Canım güzel kızımın gözleri hep şimdiki gibi parlasın istiyorum, karşısına her ne çıkarsa çıksın hep mutlu ve huzurlu olsun...
Yarın İzmire gidiyoruz. Beni aldı bir telaş, ev dandini: düzelt, dişin dolgusu düştü: Samii kurtar, bavul yatak odasında yarı açık yatıyor: güneeeş onu da kaldır, Sinanın doğumgünü kutlanacak: kağıt tabak bul, balon edin, fön çektir, giyecek başka bir elbise bul...
Bizimkiler çok uzun süredir uçak denilen kocaman çelik kuşa binmeye can atıyordu. Nasıl uçabilir, kaç hızda gider, kim sürer hem, bulutlarla çarpışmaz mı, kuşlarla yarışınca kim kazanır, tüm bunları öğrendiler, dahası çok alakasız ama kitabın birinde metal eşyaların bazı parçalarının geri dönüşümlerde uçak yapımında kullanıldığı yazıyordu, ben bu ergin halimle çocuk aklıyla yarışamadığımdan bunu okur okumaz unutmuştum ama onlar gak desem hatırladıkları için hangi metal eşyanın uçağın hangi bölümünde kullanıldığı gibi tuhaf soruları bile sordular. Kimi zaman ana babalar bilmeseler bile biliyormuş gibi yapmalı ve şunun gibi yaratıcı cevaplar vermeliler bence: uçağın kanadının ucunda küçücük bir bölüm var, daha iyi uçmasını ve dengede durmasını sağlar, onda kullanılıyor olmalı. Nasıl? eriterek ve tekrar dondurarak. Nerede? geri dönüşüm merkezlerinde eritilir, uçak yapım fabrikalarında soğutulur (çok saçma oldu ama idare etsin). Fabrika nedir? birşeyler üretilen kocaman yer. Mesela çiçek gibi mi? Hayır çiçekler doğada olur. Anne doğa tam olarak nedir? Doğa, doğa.... doğa çevremizdeki çiçekler böcekler ve ağaçlardır (Allahım çok utandım bu cevabı verirken). Bi de arabalardır di mi? Hayır arabaları insanlar üretir. Çiçekleri kim üretir? Çiçekler doğada vardır, bazen de onları özel olarak üreten insalar vardır (cevaplar gitgide saçmalıyor). Onlara ne denir? Galiba çiçekçi, seracı filan denir (karar ver kardeş sen de). İyi, ben büyünce çiçekçi olacağım (Oh bee aman ol, ister marangoz ol, yeter ki bitsin şu sorgu)... Sorular öyle ani geliyor ki, sınıfta birden sözlü yapmaya karar veren öğretmenin ilk kurbanı gibi hissediyor insan kendini, bildiğini de unutuyor. Ayrıca hiç bir hoca, uçak konusundan girip çiçekçilikten çıkacak denli insafsız olamaz herhalde...
Çağlacım 6 yaşına girdi vallahi de. Hiç öyle zaman çabuk geçiyor geyiklerine giremeyeceğim, ayrıca hiç bir şeyin çabuk geçtiği de yok. Ama büyüdüklerini görmek bende acayip bir mutluluk yaratıyor. Hem sanırım artık alıştım anneliğe:)
Canım güzel kızımın gözleri hep şimdiki gibi parlasın istiyorum, karşısına her ne çıkarsa çıksın hep mutlu ve huzurlu olsun...
27 Mayıs 2008 Salı
HAYATTA BAŞARILAR
Buluşma yerine hızlı adımlarla gidiyorum. Kulağımda Modern Sabahlar, biraz neşelenmeme, sinirimi biraz dizginlememe yardımcı olamıyor. Onları dinlemek yerine iç sesime kulak veriyorum çünkü. İç seees, çek git, seni de dinlemek istemiyorum...
Buluşuyoruz, tartışıyoruz. Hepsi topu 15 dakika sürüyor. İkimizin de suratında düşmanca ifadeler, diğer masalardaki insanlara gözümüz kapalı ara sıra sesimizi yükseltiyoruz. İki hafta önce aynı simitçiye Kaya ve teyzesi ile oturmuş, yan masada kavga eden iki sevgilinin tüm hayatına kulak misafiri olmuştuk. Ben hayatta bu duruma düşemem herhalde, demiştim içimden. Tartışacaksam edepli tartışır, bağıracaksam evimde bağırırım...
Ama öyle olmadı. Yine büyük konuşmuşum. İnsan başına ne geleceğini bilemiyor haliyle. Hangi davranışın ne getireceğini, hangi önemsiz lakırtının nelere sebep olacağını kestiremiyor. Karşımdaki benden hesap soruyor. Neden, diyor; mutlu musun şimdi, diyor; ben sana yapsam, diyor... Diyor da diyor. Oysa ki benim kızgınlığım başka, her ne yaparsam yapayım, şu yaşımda karşıma geçmiş hesap sormasına köpürüyorum. Kim ki o? Annem, babam, eşim? Artık kaç yaşına gelip, neler neler geçirmişiz, ben hala yaptıklarımdan dolayı birilerine hesap mı vereceğim? Geçti onlar artık, 10 sene önceki genç Özlem gibi her suçu üzerine alan, her soruya cevap veren birileri yok, istesem de olamam zaten. Hem en yakın dostun dahi olsa, kim sana hesap sorma hakkını verebilir ki? En yakın dostlar hesap sormaz-vermez, hele ki yarım yamalak duydukları bir şeyden dolayı patlayacakmış gibi konuşmaz karşısıdakine. Ben buna kızmışken, arkadaşım hala olayın derdinde. Özür dilememi bekliyor, sanki dinime küfreden müslüman...
Özür dilemedim. Dilemem de. Zaten bir hata yaptığımı düşünseydim bu görüşmenin çok öncesinde arar özür dilerdim. Sanırım ben de yorulmuşum artık kaprislerden. Ondaki bu takıklığa da hayran olmamam imkansız. İş, güç, ev, çocuk, para, hepsinin derdi yetmiyor adama, bir de bunlarla uğraşacak gücü buluyor kendinde... 40ımıza merdiven dayamışız, artık huzurlu, sakin bir hayat gözlüyoruz, bazı şeyleri göz ardı etmeyi öğrenmişiz, arkadaşlarımızı oldukları gibi kabul etmeye meyilliyiz, aramazlarsa en fazla neden aramıyorsun lan deriz şakayla karışık, bir hataları olduğunda öfkeden kelimeleri şaşırmak yerine oturup konuşmayı deneriz, bunu da yapamıyorsak içimize atarız. Bölye tartışmalar karı koca arasında yaşanır, hani o sesi yüksek, gözlerde şimşek, el kol sinirden zıplamış...
Ben zaten bir şeylerden vazgeçmişim sanırım. Yoksa tüm bu sinirlendiklerime rağmen kurtarmaya çalışırdım arkadaşlığımızı, onun deli bakışlarına aynen karşılık vermez, sorduğu soruları cevapsız bırakmazdım. Olacağı buydu, kolay olsun bari, fazla gürültü çıkarmadan bitsin şu iş dedi sanırım o duymak istemediğim iç ses. Bir yerden sonra konuşmadım, içimden gelmedi. Oysa ki söylemek istediklerim de vardı...
Ve masadan aniden kalkıp çekip gitti. Bu da bizim arkadaşlığımızın son görüntüsü oldu. O kadar ani olmasaydı gidişi, şunu demek istiyordum sabık dostuma;
Hayatta başarılar, mutlu ol sen, öyle mutlu ol ki böyle ufak şeylere takılma.
Sevgili arkadaşım, güle güle.
Buluşuyoruz, tartışıyoruz. Hepsi topu 15 dakika sürüyor. İkimizin de suratında düşmanca ifadeler, diğer masalardaki insanlara gözümüz kapalı ara sıra sesimizi yükseltiyoruz. İki hafta önce aynı simitçiye Kaya ve teyzesi ile oturmuş, yan masada kavga eden iki sevgilinin tüm hayatına kulak misafiri olmuştuk. Ben hayatta bu duruma düşemem herhalde, demiştim içimden. Tartışacaksam edepli tartışır, bağıracaksam evimde bağırırım...
Ama öyle olmadı. Yine büyük konuşmuşum. İnsan başına ne geleceğini bilemiyor haliyle. Hangi davranışın ne getireceğini, hangi önemsiz lakırtının nelere sebep olacağını kestiremiyor. Karşımdaki benden hesap soruyor. Neden, diyor; mutlu musun şimdi, diyor; ben sana yapsam, diyor... Diyor da diyor. Oysa ki benim kızgınlığım başka, her ne yaparsam yapayım, şu yaşımda karşıma geçmiş hesap sormasına köpürüyorum. Kim ki o? Annem, babam, eşim? Artık kaç yaşına gelip, neler neler geçirmişiz, ben hala yaptıklarımdan dolayı birilerine hesap mı vereceğim? Geçti onlar artık, 10 sene önceki genç Özlem gibi her suçu üzerine alan, her soruya cevap veren birileri yok, istesem de olamam zaten. Hem en yakın dostun dahi olsa, kim sana hesap sorma hakkını verebilir ki? En yakın dostlar hesap sormaz-vermez, hele ki yarım yamalak duydukları bir şeyden dolayı patlayacakmış gibi konuşmaz karşısıdakine. Ben buna kızmışken, arkadaşım hala olayın derdinde. Özür dilememi bekliyor, sanki dinime küfreden müslüman...
Özür dilemedim. Dilemem de. Zaten bir hata yaptığımı düşünseydim bu görüşmenin çok öncesinde arar özür dilerdim. Sanırım ben de yorulmuşum artık kaprislerden. Ondaki bu takıklığa da hayran olmamam imkansız. İş, güç, ev, çocuk, para, hepsinin derdi yetmiyor adama, bir de bunlarla uğraşacak gücü buluyor kendinde... 40ımıza merdiven dayamışız, artık huzurlu, sakin bir hayat gözlüyoruz, bazı şeyleri göz ardı etmeyi öğrenmişiz, arkadaşlarımızı oldukları gibi kabul etmeye meyilliyiz, aramazlarsa en fazla neden aramıyorsun lan deriz şakayla karışık, bir hataları olduğunda öfkeden kelimeleri şaşırmak yerine oturup konuşmayı deneriz, bunu da yapamıyorsak içimize atarız. Bölye tartışmalar karı koca arasında yaşanır, hani o sesi yüksek, gözlerde şimşek, el kol sinirden zıplamış...
Ben zaten bir şeylerden vazgeçmişim sanırım. Yoksa tüm bu sinirlendiklerime rağmen kurtarmaya çalışırdım arkadaşlığımızı, onun deli bakışlarına aynen karşılık vermez, sorduğu soruları cevapsız bırakmazdım. Olacağı buydu, kolay olsun bari, fazla gürültü çıkarmadan bitsin şu iş dedi sanırım o duymak istemediğim iç ses. Bir yerden sonra konuşmadım, içimden gelmedi. Oysa ki söylemek istediklerim de vardı...
Ve masadan aniden kalkıp çekip gitti. Bu da bizim arkadaşlığımızın son görüntüsü oldu. O kadar ani olmasaydı gidişi, şunu demek istiyordum sabık dostuma;
Hayatta başarılar, mutlu ol sen, öyle mutlu ol ki böyle ufak şeylere takılma.
Sevgili arkadaşım, güle güle.
16 Mayıs 2008 Cuma
Döndüm
Demek böyle olacakmış. Elime bir iş geldiğinde burayı hemen boşlayacakmışım. Herkesin işi gücü var, insanlar buraya yazmayı nasıl ihmal etmiyor anlamış değilim. Benim için bahane bol; çeviri, o olmadı ev işi, o da olmadı çocuklarla ilgilenme, hadi buna da burun kıvırırsam sadece kömüş gibi oturmak. Bu arada cümlenin içinde güzel durdu ama kömüş ne demek bilen varsa açıklasın...
İşi teslim ettim arkadaşlar. Onunla birlikte ruhumu da teslim etmek üzereydim... Beni maddi ve manevi yönden baya güldüren bir iş olmasına rağmen, sanırım biraz fazla geldi. Herşeyin çoğundan kaçacaksın, çok yorandan, çok üzenden ve tabi ki de çok güldürenden. Maazallah güleceğim derken çatlamayasın.
Bilgisayarın önüne sırf geyiğine oturmak hoş bir duygu. Fakat aylardır süren çalışmadan sonra kendimi boşluğa alıştırmam biraz zaman alacak. Bu daha üçüncü günü ve ben evdeki her bir yeri temizledim, filmler izledim, iki kez dışarıda kahvaltı yaptım ve azıcık alışveriş yaptım. Yani durum bir değnek ve iki ucundan ibaret. Yok mudur bu değneğin ortalarına bakan, illa ki hep uçlarda mı geçecek ömrümüz.
Bu facebook zımbırtısındaki konular ve testlerden gına geleli çok oluyor. Neymiş, en büyük beyinli kim, şarkıcı olsan kim olurdun, hangi meyvenin çekirdeği kafanı kırabilirdi, kolanın içine düşsen seni kim kurtarır... Yıllar önce Adanada yaşarken bir şehir efsanesi vardı; adamın biri kola fabrikasında asit tankına düşmüş de, geriye kalan kemiklerini çıkarmışlar diye. Amma korkmuştuk, hani sanki bizi kola fabrikasına götürecekler anlamsız yere, sonra yine gayet nedensizce biz asit tankına bakarken biri bizi itecek vasafiso. Doğruluğu bir yana, o kadar korkmamıza rağmen 25 yıldır o kemikli kolayı içmeye devam ediyoruz, hani korktuk ama o kadar da değil babında...
İzmirde yaşayan iki kuzenim var benim, Deniz ve Gülşah. İş için şu sıralar Ankaradalar, Eryamanda ev tuttular. İşleri, gün boyunca Armada, Ankamall ve Carrefour'u gezmek. Hehe, yani benim arada üstüne para vererek yaptığım bir şey. İkisi de benden epey küçükler ama hayat tecrübelerini işin içine katarsak ben onların yanında dünkü bebe kalıyorum. Denizi karşılamak üzere hava alanına gittim geçen gün, ve nutkum tutuldu... Hep derim, Malezyanın hava alanı gördüğüm en şahane yerlerden biri diye, aç ve susuz geçirdiğim 6 saatten sonra da bunu diyebiliyorsam düşünün nasıl olduğunu. Fakat Esenboğa tahminlerimi çok ötesinde etkiledi beni. Gittiğimde gecenin bir yarısıydı, in cin ve güvenlik görevlileri iki kale maç yapıyorlardı. Hoparlörden otomatiğe almış bir kadın sesi kimin nereden geldiğini, kimin gitmeye can attığını ve bilin bakalım kimin uçağının 1 saat rötar yaptığını anons ediyordu. Çok güzeldi... Rüya alemi gibi... Aklıma Terminal filmi geldi, hani şu Tom Hanks'in oynadığı. Ne güzel olurdu orada yaşamak, giden uçakların pilotları ile el hareketiyle karışık şakalaşmak, yolcuların giremediği ama sana açık gizli yerlerde yankı yapa yapa şarkılar söylemek, vardiya sonlarında çalışanlara geçmiş olsun iyi dinlenin, gelirken sürpriz getirin bana demek...
Denizi aldıktan sonra eve dönerken aslında herkesin bildiği ama benim o an keşfettiğim ve çok hoşuma giden bir şey gösterdim onlara. Hava alanından bizim eve gitmek için hiç bir yere sapmıyoruz! Yani hangi ülkede, şehirde vardır bu arkadaşlar, düşünsenize gelecek bir yolcunuz yurt dışında, onca yolları aşacak, onca bulutlarla yarışacak. Ve diyeceksiniz ki evi tarif ederken, hiç bir yere sapma kardeş dümdüz gel, 50 kilometre sonra ben seni köşe başında bekliyor olacağım... Ankara kolay bir şehir, bizim ev hele istesen de kaybolamazsın. İşte İstanbulluların anlamak istemediği bu olsa gerek, onlar şehirlerini seviyorlar, biz ise kendimizi. Bana kafayı yedirtecek bir şehirde yaşamaktansa denizi, tarihi yerleri, bin türlü cafeyi barı görmesem de olur. Hava alanı ya, dümdüz yaaa...
Hayat ne basit aslında.
İşi teslim ettim arkadaşlar. Onunla birlikte ruhumu da teslim etmek üzereydim... Beni maddi ve manevi yönden baya güldüren bir iş olmasına rağmen, sanırım biraz fazla geldi. Herşeyin çoğundan kaçacaksın, çok yorandan, çok üzenden ve tabi ki de çok güldürenden. Maazallah güleceğim derken çatlamayasın.
Bilgisayarın önüne sırf geyiğine oturmak hoş bir duygu. Fakat aylardır süren çalışmadan sonra kendimi boşluğa alıştırmam biraz zaman alacak. Bu daha üçüncü günü ve ben evdeki her bir yeri temizledim, filmler izledim, iki kez dışarıda kahvaltı yaptım ve azıcık alışveriş yaptım. Yani durum bir değnek ve iki ucundan ibaret. Yok mudur bu değneğin ortalarına bakan, illa ki hep uçlarda mı geçecek ömrümüz.
Bu facebook zımbırtısındaki konular ve testlerden gına geleli çok oluyor. Neymiş, en büyük beyinli kim, şarkıcı olsan kim olurdun, hangi meyvenin çekirdeği kafanı kırabilirdi, kolanın içine düşsen seni kim kurtarır... Yıllar önce Adanada yaşarken bir şehir efsanesi vardı; adamın biri kola fabrikasında asit tankına düşmüş de, geriye kalan kemiklerini çıkarmışlar diye. Amma korkmuştuk, hani sanki bizi kola fabrikasına götürecekler anlamsız yere, sonra yine gayet nedensizce biz asit tankına bakarken biri bizi itecek vasafiso. Doğruluğu bir yana, o kadar korkmamıza rağmen 25 yıldır o kemikli kolayı içmeye devam ediyoruz, hani korktuk ama o kadar da değil babında...
İzmirde yaşayan iki kuzenim var benim, Deniz ve Gülşah. İş için şu sıralar Ankaradalar, Eryamanda ev tuttular. İşleri, gün boyunca Armada, Ankamall ve Carrefour'u gezmek. Hehe, yani benim arada üstüne para vererek yaptığım bir şey. İkisi de benden epey küçükler ama hayat tecrübelerini işin içine katarsak ben onların yanında dünkü bebe kalıyorum. Denizi karşılamak üzere hava alanına gittim geçen gün, ve nutkum tutuldu... Hep derim, Malezyanın hava alanı gördüğüm en şahane yerlerden biri diye, aç ve susuz geçirdiğim 6 saatten sonra da bunu diyebiliyorsam düşünün nasıl olduğunu. Fakat Esenboğa tahminlerimi çok ötesinde etkiledi beni. Gittiğimde gecenin bir yarısıydı, in cin ve güvenlik görevlileri iki kale maç yapıyorlardı. Hoparlörden otomatiğe almış bir kadın sesi kimin nereden geldiğini, kimin gitmeye can attığını ve bilin bakalım kimin uçağının 1 saat rötar yaptığını anons ediyordu. Çok güzeldi... Rüya alemi gibi... Aklıma Terminal filmi geldi, hani şu Tom Hanks'in oynadığı. Ne güzel olurdu orada yaşamak, giden uçakların pilotları ile el hareketiyle karışık şakalaşmak, yolcuların giremediği ama sana açık gizli yerlerde yankı yapa yapa şarkılar söylemek, vardiya sonlarında çalışanlara geçmiş olsun iyi dinlenin, gelirken sürpriz getirin bana demek...
Denizi aldıktan sonra eve dönerken aslında herkesin bildiği ama benim o an keşfettiğim ve çok hoşuma giden bir şey gösterdim onlara. Hava alanından bizim eve gitmek için hiç bir yere sapmıyoruz! Yani hangi ülkede, şehirde vardır bu arkadaşlar, düşünsenize gelecek bir yolcunuz yurt dışında, onca yolları aşacak, onca bulutlarla yarışacak. Ve diyeceksiniz ki evi tarif ederken, hiç bir yere sapma kardeş dümdüz gel, 50 kilometre sonra ben seni köşe başında bekliyor olacağım... Ankara kolay bir şehir, bizim ev hele istesen de kaybolamazsın. İşte İstanbulluların anlamak istemediği bu olsa gerek, onlar şehirlerini seviyorlar, biz ise kendimizi. Bana kafayı yedirtecek bir şehirde yaşamaktansa denizi, tarihi yerleri, bin türlü cafeyi barı görmesem de olur. Hava alanı ya, dümdüz yaaa...
Hayat ne basit aslında.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)