Allahım, nasıl da güzel yağıyor yağmur.
Japoncadan sulanan beynime ne iyi geliyor.
Yine de,
Şengülün evini su basmasın n'olur...
13 Ekim 2010 Çarşamba
10 Ekim 2010 Pazar
BAŞLIK BAŞLIK BAŞLIK
Çok zorlu ve yorucu bir ütü faslını daha bitirdim, geçmişler olsun bana. Artık yeter dediğimde, ardımda kırış kırış suratlarıyla bana bakan bir sele daha çamaşır vardı. Bazılarının artık düzleşebileceğine inanmıyorum, neredeyse iki senedir aynı selenin aynı dibinde bekliyorlar çünkü. Bu eve taşınırken o seleden çıkıp poşete kondular, sonra yine kürkçü dükkanı... Demek ki ihtiyacı yokmuş salağın, atıverse ya, dediğinizi duyar gibiyim, ama duymamazlığa geliyorum bu seferlik. Ütüleyeceğim ben onları bigün, valla bak...
Hergün gazete alıyorum evime. Haberleri merak ettiğimden değil, neyini merak edeceğim. Zaten gazetem de anlıyor bu halimi, haber maber hak getire, anca İngilterede yapılan araştırmalar, domatesin, hıyarın önce sağlığa iyi gelmesi, sonra hormon yüzünden sağlığı bozması, ama sonra da iki tane yenirse bişi olmaması, ama yok çayla yenirse bi b.ka yaramaması. insanın zaten karışık kafası iyice karışıyor. gazetelere, bilim adamlarına, doktorlara kalsa hiç bişi yememeli, çok acıkırsak korkumuzu ekmek arası yiyip doyalım gitsin.
Ne diyordum, ha, gazete alıyorum,çünkü kahvaltı gazetesiz birşeye benzemiyor. İkinci ve üçüncü sayfaları okuyorum önce. Birinci sayfaya gözüm dahi kaymıyor. İkinci sayfada magazin haberleri oluyor; A kişisi konser vermiş, B dizisi primetimeda süper uçmuş, C kişisi evleniyor ve hemen akabinde boşanıyormuş falan filan. Şu sıralar, ki gazetede benimle aynı sayfaları okuyanlardansanız bilirsiniz, Seren Serengil ve eks kocasının şahane atışmaları favorim. Seren ablam boşanırken sadece adliyeye gidip dilekçe vermenin şanına yakışmayacağını düşünüp kocası hakkında konuştu da konuştu, dedi de dedi. Kocası da önce sustu sustu, sonra öyle bir konuştu ki, okuyunca ağzımdaki maydanoz gazete sayfasına düşüverdi. Benim için dünyanın en gereksiz iki insanının atışması, işte anca kahvaltıma meze oluyordu. Bir gözden giriyor, öbüründen çıkıyordu. Fakat sonra, bu eks abimiz konuşunca yani, ay bir başladılar adama yüklenmeye. Aman çok ayıpmış da, bir erkeğin ayrılığın ardından konuşması hiç yakışık almazmış da, boşansa da eski karısı hakkında bıdı bıdı etmemeliymiş de, erkekliğe sığar mıymış da... Ay ben bir şaşır bir şaşır bu yorumlara. Dedikodunun, arkadan konuşmanın (ki arkadan konuşma denir mi ki buna) cinsiyeti de mi oluyormuş? Kadın konuşunca ay ne çekmiş kızcağız, erkek konuşunca, ulan çektirdiği yetmiyo bi de konuşuyor mu oluyormuş? Ne ayıp. Bir kere artık kadınlar da kadın gibi değil, erkekler de erkek gibi değil. Ayıplanacak şey varsa, o da iyi kötü bir evlilik yaşamış ünlü insanların adaplarıyla boşanamayıp herşeyi yüzlerine gözlerine bulaştırmalarıdır. İster ilgi çekmek için olsun ister içini dökmek için, ünlüysen ününü bileceksin arkadaş. Hadi sen bilemedin, ki bilene de rastlamadım, kadın erkek eşittir, eşit iş eşit aş diyenler, konu edepli olmaya gelince neden erkeğe yüklenirler anlamıyorum. Kadın evliliğinde çektiklerini neredeyse saniye saniye anlatacak, yaptıkları yüzünden tüm ülke adama utanmaz diyecek, adam da kendini savunmadan etmeden şişip kalacak. Eşitlik bunun neresinde ben anlayamadım. Ben de bunu değerli blog sayfamda uzuun bir paragraf halinde yazacağım bu arada. Konuyu ünlülerden açtım, ama asıl demek istediğim, kadınla erkeğin eşit olduğuna inanan bir çok kişi de buna benzer hıyarlıklar yapıyor. Buna da centilmenlik adında yumuşak bir sıfat bularak hem de.
Şahsen ben kadınla erkeğin hiç bir surette eşit olduklarına inanmıyorum. Toplumdaki rolleri de, fiziksel güçleri de, beyinleri de farklı. Kiminde kadın üstün, kiminde erkek. Ben, Kayanın üstün olduğum konuları bana bırakmasını seviyorum, doğru olan bu çünkü. Benim anlamadıklarımı da Kaya yapıyor. Yani arabayı ben kullanıyorum, tamiri, satışı Kayayı ilgilendiriyor. Nasıl da ufak bir örnek oldu, yerim...
Ama iş fitneye, kötü niyete gelince, herkes eşit. Çünkü bunların öznesi kadın ya da erkek değil, kötülük.
Şimdi... Beni dinlediğiniz için teşekkür eder, içeride çekirdek çitleyen kocamın yanına sıvış için izninizi isterim.
(hep aynı şey oluyor, hararetle başlıyorum yazıya, sonlara doğru afakanlar basıyor vee.. Özlem kaçıyor - ıyy iğrendim kendimden bi an-).
Hergün gazete alıyorum evime. Haberleri merak ettiğimden değil, neyini merak edeceğim. Zaten gazetem de anlıyor bu halimi, haber maber hak getire, anca İngilterede yapılan araştırmalar, domatesin, hıyarın önce sağlığa iyi gelmesi, sonra hormon yüzünden sağlığı bozması, ama sonra da iki tane yenirse bişi olmaması, ama yok çayla yenirse bi b.ka yaramaması. insanın zaten karışık kafası iyice karışıyor. gazetelere, bilim adamlarına, doktorlara kalsa hiç bişi yememeli, çok acıkırsak korkumuzu ekmek arası yiyip doyalım gitsin.
Ne diyordum, ha, gazete alıyorum,çünkü kahvaltı gazetesiz birşeye benzemiyor. İkinci ve üçüncü sayfaları okuyorum önce. Birinci sayfaya gözüm dahi kaymıyor. İkinci sayfada magazin haberleri oluyor; A kişisi konser vermiş, B dizisi primetimeda süper uçmuş, C kişisi evleniyor ve hemen akabinde boşanıyormuş falan filan. Şu sıralar, ki gazetede benimle aynı sayfaları okuyanlardansanız bilirsiniz, Seren Serengil ve eks kocasının şahane atışmaları favorim. Seren ablam boşanırken sadece adliyeye gidip dilekçe vermenin şanına yakışmayacağını düşünüp kocası hakkında konuştu da konuştu, dedi de dedi. Kocası da önce sustu sustu, sonra öyle bir konuştu ki, okuyunca ağzımdaki maydanoz gazete sayfasına düşüverdi. Benim için dünyanın en gereksiz iki insanının atışması, işte anca kahvaltıma meze oluyordu. Bir gözden giriyor, öbüründen çıkıyordu. Fakat sonra, bu eks abimiz konuşunca yani, ay bir başladılar adama yüklenmeye. Aman çok ayıpmış da, bir erkeğin ayrılığın ardından konuşması hiç yakışık almazmış da, boşansa da eski karısı hakkında bıdı bıdı etmemeliymiş de, erkekliğe sığar mıymış da... Ay ben bir şaşır bir şaşır bu yorumlara. Dedikodunun, arkadan konuşmanın (ki arkadan konuşma denir mi ki buna) cinsiyeti de mi oluyormuş? Kadın konuşunca ay ne çekmiş kızcağız, erkek konuşunca, ulan çektirdiği yetmiyo bi de konuşuyor mu oluyormuş? Ne ayıp. Bir kere artık kadınlar da kadın gibi değil, erkekler de erkek gibi değil. Ayıplanacak şey varsa, o da iyi kötü bir evlilik yaşamış ünlü insanların adaplarıyla boşanamayıp herşeyi yüzlerine gözlerine bulaştırmalarıdır. İster ilgi çekmek için olsun ister içini dökmek için, ünlüysen ününü bileceksin arkadaş. Hadi sen bilemedin, ki bilene de rastlamadım, kadın erkek eşittir, eşit iş eşit aş diyenler, konu edepli olmaya gelince neden erkeğe yüklenirler anlamıyorum. Kadın evliliğinde çektiklerini neredeyse saniye saniye anlatacak, yaptıkları yüzünden tüm ülke adama utanmaz diyecek, adam da kendini savunmadan etmeden şişip kalacak. Eşitlik bunun neresinde ben anlayamadım. Ben de bunu değerli blog sayfamda uzuun bir paragraf halinde yazacağım bu arada. Konuyu ünlülerden açtım, ama asıl demek istediğim, kadınla erkeğin eşit olduğuna inanan bir çok kişi de buna benzer hıyarlıklar yapıyor. Buna da centilmenlik adında yumuşak bir sıfat bularak hem de.
Şahsen ben kadınla erkeğin hiç bir surette eşit olduklarına inanmıyorum. Toplumdaki rolleri de, fiziksel güçleri de, beyinleri de farklı. Kiminde kadın üstün, kiminde erkek. Ben, Kayanın üstün olduğum konuları bana bırakmasını seviyorum, doğru olan bu çünkü. Benim anlamadıklarımı da Kaya yapıyor. Yani arabayı ben kullanıyorum, tamiri, satışı Kayayı ilgilendiriyor. Nasıl da ufak bir örnek oldu, yerim...
Ama iş fitneye, kötü niyete gelince, herkes eşit. Çünkü bunların öznesi kadın ya da erkek değil, kötülük.
Şimdi... Beni dinlediğiniz için teşekkür eder, içeride çekirdek çitleyen kocamın yanına sıvış için izninizi isterim.
(hep aynı şey oluyor, hararetle başlıyorum yazıya, sonlara doğru afakanlar basıyor vee.. Özlem kaçıyor - ıyy iğrendim kendimden bi an-).
24 Eylül 2010 Cuma
Bin tane yapacak işim var benim. Bini bir para. Ama yapmam, yapmaaam. Çünkü ikinci kış biramın yarısındayım. Kafam harika. Sabahtan beri bir kadının blogunu okuyorum. Allahım! Ne kadar da gerçek bir blog. Hayatındaki herşeyi ne kadar da içten yazmış.
Sonbahar geliyormuş, kış kapıdaymış banane! Yazı da, kışı da ayrı seviyorum. Hepsi aynı benim için. Bir nevi... Çocuklarım televizyon başında, okuldan geldiklerinden beri. Yarın yapacaklar ödevlerini, banyolarını, görevlerini. Bugün benim. İçeceğim bugün. Birazdan Kaya gelecek ve ben çıkacağım. Gülru ile buluşmaya.
Sağlıklı olalım, huzurlu olalım, paralı olalım, mutlu olalım. Başka birşey istenir mi hayattan? Annem dedi ki; bir gezegenle bir gezegen yan yana geliyormuş, aman ne fenaymış, dikkat etmeliymişiz çünkü oğlaklar çok etkilenecekmiş. Annem ve her sene değişen dikkat uyarıları... Bugün biraz erken uyanıp ekmek almaya giderken annemi aradım. Erkenciyim bugün, hem de spor yaptım dedim. Yaaa, kimin sayesinde bil bakalım dedi. Dün dolunaymış, hepimiz için güzel dilekler yazmış pembe bir kağıda. Benim için de, harika bir ev hanımı, mükemmel bir anne, çok başarılı bir işkadını demiş. Dilek babında...
Komşum geldi demin. Kabak çiçeği kızartması verdi. Şimdi kocamı bekliyorum.
Bugün çocukları bırakınca azıcık gezindim Tunalıda. Ankara ne tuhaf bir şehir. Minicik aslında. Her biri tarafını gezeyim desen bir hafta sürer en fazla. Ama mümkün değil ayrılmam. Soranlara yarım ağız, Adanadan, İstanbuldan bahsediyorum. Ama 18 yıldır Ankaradayım diyorum. Yani Anakaralıyım aslında. Sevgili Melih G., sen bile beceremedin ya, kimse beceremez Ankaradan nefret etmemi...
Ne diyordum, midem bulandı... Eve gelip yemek yaptım güzel güzel. Nohut. Etsiz. Balkondaki bitkileri içeri taşıdım sonra. Çünkü dün temizliğe gelen Sevim üşümüş bu çiçekler demişti. Salonuma baktım yeniden. Bu evi seviyorum ben. Yazını da kışını da.
İki gündür yürüyorum. Evelsi gün kendimi tutamadım ve 365'e yürüdüm. Ne zormuş yürümek aslında. Ne de basit bir spormuş meğer.
Yukarıdaki paragraftan sonra yaklaşık bi on dakika daha yazdım. Sonra Güllü aradı, ve Kaya geldi aynı anda. Ben de blogu bitirem de gidem dedim. Fekat blog gitti ben bittim. Erör verdi erör. Ben bunu yayınlamam dedi. Israr yok dedi. Cevap bile vermeden ayakaplarımı giyip çıktım. Çok geyik, çok salakça, nedensiz bir geceydi.. Güllü ile ikimiz olsak süper şahane olurdu üstelik.
Neyse, ben kaçanzi. Pekii siz beni kovalanzi?? Ha?
Sonbahar geliyormuş, kış kapıdaymış banane! Yazı da, kışı da ayrı seviyorum. Hepsi aynı benim için. Bir nevi... Çocuklarım televizyon başında, okuldan geldiklerinden beri. Yarın yapacaklar ödevlerini, banyolarını, görevlerini. Bugün benim. İçeceğim bugün. Birazdan Kaya gelecek ve ben çıkacağım. Gülru ile buluşmaya.
Sağlıklı olalım, huzurlu olalım, paralı olalım, mutlu olalım. Başka birşey istenir mi hayattan? Annem dedi ki; bir gezegenle bir gezegen yan yana geliyormuş, aman ne fenaymış, dikkat etmeliymişiz çünkü oğlaklar çok etkilenecekmiş. Annem ve her sene değişen dikkat uyarıları... Bugün biraz erken uyanıp ekmek almaya giderken annemi aradım. Erkenciyim bugün, hem de spor yaptım dedim. Yaaa, kimin sayesinde bil bakalım dedi. Dün dolunaymış, hepimiz için güzel dilekler yazmış pembe bir kağıda. Benim için de, harika bir ev hanımı, mükemmel bir anne, çok başarılı bir işkadını demiş. Dilek babında...
Komşum geldi demin. Kabak çiçeği kızartması verdi. Şimdi kocamı bekliyorum.
Bugün çocukları bırakınca azıcık gezindim Tunalıda. Ankara ne tuhaf bir şehir. Minicik aslında. Her biri tarafını gezeyim desen bir hafta sürer en fazla. Ama mümkün değil ayrılmam. Soranlara yarım ağız, Adanadan, İstanbuldan bahsediyorum. Ama 18 yıldır Ankaradayım diyorum. Yani Anakaralıyım aslında. Sevgili Melih G., sen bile beceremedin ya, kimse beceremez Ankaradan nefret etmemi...
Ne diyordum, midem bulandı... Eve gelip yemek yaptım güzel güzel. Nohut. Etsiz. Balkondaki bitkileri içeri taşıdım sonra. Çünkü dün temizliğe gelen Sevim üşümüş bu çiçekler demişti. Salonuma baktım yeniden. Bu evi seviyorum ben. Yazını da kışını da.
İki gündür yürüyorum. Evelsi gün kendimi tutamadım ve 365'e yürüdüm. Ne zormuş yürümek aslında. Ne de basit bir spormuş meğer.
Yukarıdaki paragraftan sonra yaklaşık bi on dakika daha yazdım. Sonra Güllü aradı, ve Kaya geldi aynı anda. Ben de blogu bitirem de gidem dedim. Fekat blog gitti ben bittim. Erör verdi erör. Ben bunu yayınlamam dedi. Israr yok dedi. Cevap bile vermeden ayakaplarımı giyip çıktım. Çok geyik, çok salakça, nedensiz bir geceydi.. Güllü ile ikimiz olsak süper şahane olurdu üstelik.
Neyse, ben kaçanzi. Pekii siz beni kovalanzi?? Ha?
13 Eylül 2010 Pazartesi
NAAPİRSİİZ?
Arkamda, Kaya için aldığım ve sadece kendim için kullandığım kahve makinesi çalışıyor. İşlemi bitmek üzere olduğu için yazdığıma konsantre olamıyorum. Tabi hatalı yazdığımda hemen sildiğimden siz bunu göremiyorsunuz.
ecenin üçü. ya da gecenin... bunu düzeltmedim mesela:)
Önce Neşeli Günler'i izledim. Yılmaz Erdoğanınkini. Adı bi tuhaf kaçmış, ama on dakika düşündükten sonra başka da bir isim bulamadım filme. Ütü yapıyordum izlerken, diyalogların yarısı buhar sesine karıştı. Duyduklarım da çok matah değildi. Daha doğrusu, sanırım filmi izlemekten çok, filmin galasından çıkan bir ünlü olsaydım dürüst mü olurdum yoksa 'şahhane olmuş, çok çok beğendim. Yılmazın ellerine, yüreğine sağlık' mı derdim, onu düşündüm. Bilgisayara kayıtlı bir filmi daha izleyip silmekti amacım, yok yok, en doğrusu ütü yaparken canımın skılmamasıydı. Böyle bir filme koca paragrafı ayırdım işte, daha noolsun...
Sonra kesmedi tabi, Bride War (ismi hiç bu gibi gelmiyor amma..) diye bir film izledim. Biraz önce bitti. Şu günlerde yaptığım anlamsız bir çok şeyden biriydi. Hollywood, sarışın ve esmer iki kız, evlilik, rekabet. Benden daha uzak bir konu olamazdı.
Hiç bir şey yapmıyorum aslına bakılırsa. Ve hiç bir şey yapmadan felaket yoruluyorum. Misafir ağırladım bolca. Yazmadığım süre boyunca en çok yaptığım şey bu oldu. Daha öncekileri saymıyorum, çünkü birlikte yaptığımız şeylerdi onlar, ama bayramın birinci akşamı sürpriz bir şekilde İbo ve Adnan geldiler. Bahçede oturduk güzel güzel. Şarap içtik, semizotu salatası, sarma yedik, Adnan konuştu biz dinledik... Serzenişle söylemiyorum bunu, çünkü sarhoştum, karşıma bir Meksikalı oturtsanız seve seve dinlerdim onu da.
İkinci akşam Çitimler geldi. Ben Çitimi severim, kendiyle barışık, sakin, huzurlu bir kızdır. Ve sevebileceği herşeyi sever. Ona, günlerdir dilimde olan sarmamdan yedirecektim, çeviri arası sardığım yaprak sarmamdan. Fakat ben mutfakta, o ise dışarıda, mutfak penceresinden bana bakarken, içi sarma dolu cam kap sen yere düş, kırıl! Pirincinden bile tadamadı. Tek bayram hazırlığım da cam kırıklarıyla çöpü boyladı.
Ve tabi ki, ertesi gün gelen 4 ayrı misafire hazır börek ve mekik sundum. Bir de yoğurtlu havuç salatası, semizotu salatası, meyve, çerez, çay, bira. Patlıcan yemeğim de vardı ama kimse bayram gezmesinde yemek istemedi...
Referandum sonuçları beni üzmedi bu kez. İçim acayip rahat. Bu millet bunu istiyorsa ben naapiyim... Ayrıca oy verdiğimiz okulun girişindeki CHP teyzeleri de beni öldürdü. Yıllardır oy verdiğim CHP'nin aslında ne kadar faşist teyze barındırdığını, kendilerinden olmayanı nasıl aşağıladıklarını filan düşündüm. Hepsinin saçı aynı fönden, gözlerinde gözlük, döpyesli, illa ki kilolu, kötü bir resim sergisinde, tıpkı Yılmaz Erdoğan filminden çıkmış ünlüler gibi 'ay şekerim çok beğendim'ler, 'yüreğine sağlık'lar, yağ yağ yapmacık tavırlar... Elbette ki AKP aklını çeler bu milletin, ne olacaktı sanıyorduk ki...
İstanbula gittim bir de bu arada. Topkapıya götürdüm çocuklarımı. Çıkışta sordum: - Hz. Muhammed kimmiş? - Padişah. - İstanbulu kim fethetmiş? - Ahmet? -?? - Mehmet? - Hangi Mehmet? - Büyük Mehmet? - Off... Elbette ki böyle olması lazım. Çocuk dediğin güldürür işte...
Sonra İbo ile birlikte Pera Müzesine gittik. Göya kendim için istemiştim, ama çocuklar daha çok sevdi. Japon Sergisi vardı. Ressamı, mangacısı, sanatçısı, teknoloji firmaları (sadece wii'ciler). Çıkışta yetmedi bir sergi daha gezdik; ışık filan falan sergisi. Ya sanatçılar gerizekalı ya da ben. Bana sanat diye yutturmaya çalıştıkları şey sadece çocukları eğlendirdi. Bir de 'bu eserinde sanatçımız, hayatın akışının kendi ellerimizde olduğunu anlatıyor' saçmalıkları. O sergiyi gezen biri olarak bu yaşımda daha bunu öğrenemediysem zaten versinler beni ellere.
Bir de Polonezköye gittik, ne güzeldi... Annemin arkadaşları Betül ve Zeynep Teyzeleri de gördüm. Annemi çekiştirdik biraz, İzmire taşındı diye. Sonra İbo ve bir arkadaşı ile Karga Bara gittik bir akşam. Dolmabahçenin bir kısmını gezdik çocuklarımla. Yeniköyde bir çay bahçesinde arkadaşım Betül ile bir sürü saat geçirdik. Kardeşimin evinde iki gün kaldık. Hatta bir akşamı karşı apartmandaki sevgilileri dikizle geçirdik. Florya sahilinde yürüyüş yaptık, Yeşilköyde dondurma yedik. Velhasıl, yapmak istediğim bir sürü şeyi yaptım İstanbulda. Ve ilk kez annemler İzmire taşındı diye çok, çok hayıflandım. İstanbulu sevdim bu kez. Eski evimizin önünden geçerken boğazım düğümlendi, ki ne kadar nadir olur bu bana bilemezsiniz. Sadece o ev, sadece İstanbul değil, o evde geçirilen zamanlar, çocuklarımın küçüklük halleri, onları oyalamak için gezdirdiğim parklar, Migros, Carrefour, annemle o evde geçirdiğimiz günler, çocukları nihayet bir saatliğine olsun anneme bırakıp dinlendiğim için yaşadığım sevinç, Çağlanın halıya çiş yapması, kardeşlerimin Almanyadan gelmeleri, Sinanın tedi tedi diye kedi peşinde koşması, Kayanın sürpriz yapıp sabahın köründe İstanbula gelmeleri, İbo ile çay bahçesinde buluşmalar, hepsi hepsi gözümün önünden geçti şöyle bir... O zamanları çok özledim. Neden bilmiyorum. Şimdi çok daha iyi haldeyiz ama o zamanlar çok başkaydı. Çok iç içeydik; çocuklarım, annem-babam, kardeşlerim, kocam ve ben... Bizim bir dünyamız vardı, hala var olan dünyamızdan bambaşka.
Belki de birkaç yıl sonra bu günlerimi özleyeceğim, ne de olsa adım Özlem. Hep özlemekle geçiyor ömrüm. Yaşarken farkında değilim, ama gece olunca, yalnız kalınca, sessizlikte, aklıma gelen hep geçmiş.. Geri dön deseler dönmem, hatırlama deseler yapamam. Bana bu ismi veren teyzem, sana sesleniyorum: ne kastın vardı şekerim?
Bu blog kadar karışık ve saçma bir blogum olmamıştı galiba. Aklıma ne geldiyse yazdım, bakın konu nereden nereye geldi...
hadi hayırlı günner hepinize. daha güzellerini yazarım söz.
ecenin üçü. ya da gecenin... bunu düzeltmedim mesela:)
Önce Neşeli Günler'i izledim. Yılmaz Erdoğanınkini. Adı bi tuhaf kaçmış, ama on dakika düşündükten sonra başka da bir isim bulamadım filme. Ütü yapıyordum izlerken, diyalogların yarısı buhar sesine karıştı. Duyduklarım da çok matah değildi. Daha doğrusu, sanırım filmi izlemekten çok, filmin galasından çıkan bir ünlü olsaydım dürüst mü olurdum yoksa 'şahhane olmuş, çok çok beğendim. Yılmazın ellerine, yüreğine sağlık' mı derdim, onu düşündüm. Bilgisayara kayıtlı bir filmi daha izleyip silmekti amacım, yok yok, en doğrusu ütü yaparken canımın skılmamasıydı. Böyle bir filme koca paragrafı ayırdım işte, daha noolsun...
Sonra kesmedi tabi, Bride War (ismi hiç bu gibi gelmiyor amma..) diye bir film izledim. Biraz önce bitti. Şu günlerde yaptığım anlamsız bir çok şeyden biriydi. Hollywood, sarışın ve esmer iki kız, evlilik, rekabet. Benden daha uzak bir konu olamazdı.
Hiç bir şey yapmıyorum aslına bakılırsa. Ve hiç bir şey yapmadan felaket yoruluyorum. Misafir ağırladım bolca. Yazmadığım süre boyunca en çok yaptığım şey bu oldu. Daha öncekileri saymıyorum, çünkü birlikte yaptığımız şeylerdi onlar, ama bayramın birinci akşamı sürpriz bir şekilde İbo ve Adnan geldiler. Bahçede oturduk güzel güzel. Şarap içtik, semizotu salatası, sarma yedik, Adnan konuştu biz dinledik... Serzenişle söylemiyorum bunu, çünkü sarhoştum, karşıma bir Meksikalı oturtsanız seve seve dinlerdim onu da.
İkinci akşam Çitimler geldi. Ben Çitimi severim, kendiyle barışık, sakin, huzurlu bir kızdır. Ve sevebileceği herşeyi sever. Ona, günlerdir dilimde olan sarmamdan yedirecektim, çeviri arası sardığım yaprak sarmamdan. Fakat ben mutfakta, o ise dışarıda, mutfak penceresinden bana bakarken, içi sarma dolu cam kap sen yere düş, kırıl! Pirincinden bile tadamadı. Tek bayram hazırlığım da cam kırıklarıyla çöpü boyladı.
Ve tabi ki, ertesi gün gelen 4 ayrı misafire hazır börek ve mekik sundum. Bir de yoğurtlu havuç salatası, semizotu salatası, meyve, çerez, çay, bira. Patlıcan yemeğim de vardı ama kimse bayram gezmesinde yemek istemedi...
Referandum sonuçları beni üzmedi bu kez. İçim acayip rahat. Bu millet bunu istiyorsa ben naapiyim... Ayrıca oy verdiğimiz okulun girişindeki CHP teyzeleri de beni öldürdü. Yıllardır oy verdiğim CHP'nin aslında ne kadar faşist teyze barındırdığını, kendilerinden olmayanı nasıl aşağıladıklarını filan düşündüm. Hepsinin saçı aynı fönden, gözlerinde gözlük, döpyesli, illa ki kilolu, kötü bir resim sergisinde, tıpkı Yılmaz Erdoğan filminden çıkmış ünlüler gibi 'ay şekerim çok beğendim'ler, 'yüreğine sağlık'lar, yağ yağ yapmacık tavırlar... Elbette ki AKP aklını çeler bu milletin, ne olacaktı sanıyorduk ki...
İstanbula gittim bir de bu arada. Topkapıya götürdüm çocuklarımı. Çıkışta sordum: - Hz. Muhammed kimmiş? - Padişah. - İstanbulu kim fethetmiş? - Ahmet? -?? - Mehmet? - Hangi Mehmet? - Büyük Mehmet? - Off... Elbette ki böyle olması lazım. Çocuk dediğin güldürür işte...
Sonra İbo ile birlikte Pera Müzesine gittik. Göya kendim için istemiştim, ama çocuklar daha çok sevdi. Japon Sergisi vardı. Ressamı, mangacısı, sanatçısı, teknoloji firmaları (sadece wii'ciler). Çıkışta yetmedi bir sergi daha gezdik; ışık filan falan sergisi. Ya sanatçılar gerizekalı ya da ben. Bana sanat diye yutturmaya çalıştıkları şey sadece çocukları eğlendirdi. Bir de 'bu eserinde sanatçımız, hayatın akışının kendi ellerimizde olduğunu anlatıyor' saçmalıkları. O sergiyi gezen biri olarak bu yaşımda daha bunu öğrenemediysem zaten versinler beni ellere.
Bir de Polonezköye gittik, ne güzeldi... Annemin arkadaşları Betül ve Zeynep Teyzeleri de gördüm. Annemi çekiştirdik biraz, İzmire taşındı diye. Sonra İbo ve bir arkadaşı ile Karga Bara gittik bir akşam. Dolmabahçenin bir kısmını gezdik çocuklarımla. Yeniköyde bir çay bahçesinde arkadaşım Betül ile bir sürü saat geçirdik. Kardeşimin evinde iki gün kaldık. Hatta bir akşamı karşı apartmandaki sevgilileri dikizle geçirdik. Florya sahilinde yürüyüş yaptık, Yeşilköyde dondurma yedik. Velhasıl, yapmak istediğim bir sürü şeyi yaptım İstanbulda. Ve ilk kez annemler İzmire taşındı diye çok, çok hayıflandım. İstanbulu sevdim bu kez. Eski evimizin önünden geçerken boğazım düğümlendi, ki ne kadar nadir olur bu bana bilemezsiniz. Sadece o ev, sadece İstanbul değil, o evde geçirilen zamanlar, çocuklarımın küçüklük halleri, onları oyalamak için gezdirdiğim parklar, Migros, Carrefour, annemle o evde geçirdiğimiz günler, çocukları nihayet bir saatliğine olsun anneme bırakıp dinlendiğim için yaşadığım sevinç, Çağlanın halıya çiş yapması, kardeşlerimin Almanyadan gelmeleri, Sinanın tedi tedi diye kedi peşinde koşması, Kayanın sürpriz yapıp sabahın köründe İstanbula gelmeleri, İbo ile çay bahçesinde buluşmalar, hepsi hepsi gözümün önünden geçti şöyle bir... O zamanları çok özledim. Neden bilmiyorum. Şimdi çok daha iyi haldeyiz ama o zamanlar çok başkaydı. Çok iç içeydik; çocuklarım, annem-babam, kardeşlerim, kocam ve ben... Bizim bir dünyamız vardı, hala var olan dünyamızdan bambaşka.
Belki de birkaç yıl sonra bu günlerimi özleyeceğim, ne de olsa adım Özlem. Hep özlemekle geçiyor ömrüm. Yaşarken farkında değilim, ama gece olunca, yalnız kalınca, sessizlikte, aklıma gelen hep geçmiş.. Geri dön deseler dönmem, hatırlama deseler yapamam. Bana bu ismi veren teyzem, sana sesleniyorum: ne kastın vardı şekerim?
Bu blog kadar karışık ve saçma bir blogum olmamıştı galiba. Aklıma ne geldiyse yazdım, bakın konu nereden nereye geldi...
hadi hayırlı günner hepinize. daha güzellerini yazarım söz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)