Dün...
Kahvaltı geçiştirilmemeli. Sıkı olmalı. Bir oturuşta en az 4 dilim ekmek, 3 dilim peynir yemeli. Hal kalmaz yoksa gün için. Gün çok dolu çünkü.
Kahvaltıda sohbet ediyoruz çocuklarla. Oradan buradan, arabadan, okuldan. Hep karışıyorum onlara. Bir ağız tadıyla konuşturmuyorum, ki buna dikkat etmeliyim. Kahvaltı sonrası evin dağınık yerlerini toparlamalıyım, mutfaktan başlıyorum. Çocuklar oyun oynuyorlar odada. Pimapencileri bekliyorum, ama henüz gelmediler. Bugün radyoodtü yok, bilgisayardan dinliyorum ya, modemi açmak istemiyorum sabah sabah. Okula gitme vakti yaklaşırken pimapencileri arıyorum, nerede kaldınız yahuu? Geliyorlarmış... Balkondaki saksıları bahçeye taşıyorum. Bir de, arabada kalan son eşyalarımızı eve. Çocukları bırakırken bir pimapen arabası park ediyor. koşa koşa gidiyorum: bize mi geldiniz? Siz kimsiniz diyor adam. Bana gelmemişler, karşı apartmanda birileri daha balkonunu kapatıyormuş.
Arabamızla son kez çocukları okula bırakıyorum. Sinanabu son kezi hatırlatmamam lazım, hemen ağlamaya başlıyor çünkü. Bu çocuğun yengeçlikten mi, kendinden mi sebep duygusallığı beni öldürecek! Tekrar eve dönüyorum. Bu kez BİZİM için gelen pimapenciler bekliyor kapıda. Hemen uzatma kablosunu veriyor, yemek sipariş ediyor ve mutfağıma kuruluyorum. İnşaat işi, bakmak istemiyorum. Yemek 5 dakika içinde geliyor ve adamlar işe başladıktan yarım saat sonra sofralarında yemek yiyorlar.
Nihayet Fatih Bey arıyor. Biz geldik, hazır mısınız, diyor. Fatih Bey, ve yanındaki Bülent Bey, gençten, ticaretle uğraşan, az şaşkın, benden 1000 fersah uzakta enteresan tipler. Onlarla noter aramaya başlıyoruz Esat'ta. Fatih Bey kocaman Audi arabasını 5 dakika için 5 TL vererek park ediyor cadde üzerine. Girdiğimiz ilk noterden, Bülent'in (artık bey demeyelim, tanıştık sayılır) nüfus cüzdanındaki büyük sorun yüzünden kızgınlıkla ayrılıyoruz. Nüfus cüzdanının soğuk mührü yok, ehliyeti ise kırık. Kızgın olması gereken noter, trip atansa bizimkiler... Oradan Kurtuluş'ta başka bir notere gidiyoruz. Arkadaşlar, bir gün noterlik işiniz olursa,ne olur oraya bir uğrayınız. Hatta boşverin işi, Kurtuluş Parkında dolaşmaya çıktığınızda, ya da ne bileyim canınız sıkkınken de gidebilirsiniz. Görüp görebileceğiniz en değişik noter ve baş katibi barındırıyor bu müessese. Noter hanım mini etekli, saçları küt kesim, Japon yüzlü ve aynen Japon boylarda, ağzındaki sakızı durmadan balon yapıp patlatan, samimi, heyecanlı bir tip. Bizimkilerin nüfus cüzdanını ve ehliyetini görünce buruşturduğu yüzü dışında sevilesi bir kişi aslında. Evet, yeni bir kimlik alınmadığı için sorunumuz devam ediyor, bu cüzdanla sittin sene bir işlem yapılmaz deniyor. Ve Fatih Bey, e benim adıma olsun o zaman diyor. Tamam diyoruz, işlemleri o şekilde başlatıyoruz. Fakat o da ne, bu kez benim kimlikte, daha doğrusu doğum tarihinde bir hata. Nassı yani, başka bir tarihte mi doğmuşum diyorum. Yok diyor stajer gibi tecrübesiz kız, emniyet yanlış girmiş, ben bi soriim başkatibimize. Ve sonra içeriden Elvis Presley çıkıyor. Bülent,anaa bak Elvis gelmiş diyor. Bunu söylerken çok komik, insan o tipte birinden böyle bir dikkat beklemiyor. Hakikaten Elvis, hani sonraki yıllarında göründüğü gibi, göbekli, yıpranmış, ama saçlar hala havalı. Başkatip Elvis...
Bizim iş zor da olsa halloluyor. Ve beni eve bırakıyorlar. Arabamdaki son çöpleri alıyorum, elimde torba canım Marea'ma son kez bakıyorum. Off, 7 sene ne çabuk geçmiş...
Eve geldiğimde pimapenciler kasayı takmışlar, camları getiriyorlar. Hemen çay demliyorum onlara. Dizi filan izliyorum sonra, canım ev için birşeyler yapmak istemiyor. 5 gibi Kaya geliyor,bu kez onunla çay içip diziye bakıyoruz. Çocukları alıyor,eve geliyor. Ben yemekleri ısıtırken üst komşu Saliha Teyze tıklatıyor kapımızı. Kapıcı, diyor, dil papuç gibi, şikayetlenince anahtarı verdi, diyor. Bundan böyle herkes kendi çöpünü atacak, 170 TL az para mı, beğenmiyor eşeğe bak, diyor. Kaya ile hep kafa sallamadayız...
O gidince üzerime hemen paltomu alıp çıkıyorum. Sinanın öğretmenine. Annesi vefat etti geçende, baş sağlığına. Kapıda diğer velilerle karşılaşıyorum. Öğretmenin evi sıcak, kalabalık ve gürültülü. Ve üstelik papağanı gayet başarılı şekilde zil taklidi yaptığından 2 dakikada bir kapıyı açıyoruz. Yanımdaki ile saçlarımdan, arabalardan, balkon kapamaktan filan bahsediyoruz. Ablukaya aldım gibi kadını. Sıkılmıyor yine de, galiba her şekilde iletişim kurmanın derdinde. Sonra 7 çeşit yiyeceğin olduğu tabaklar geliyor, çaylar demli. Dört bir yanımda dedikodular uçuşuyor,kendimi koruyabileceğim mesafedeyim neyse ki. Sonra bir anda herkes ayaklanıyor, içerideki oturma odasına gidiyor. Papağanı dans ettiriyorlar, cep telefonlarıyla da fotoğrafını çekiyorlar. Noluyo ya?
Eve gelince Kaya çıkıyor. Biz de çocuklarla takılıyoruz salonda. Ama ne konuştuk,ne yaptık hatırlamıyorum. Sen onca detayı anlat, en önemlilerini unut. Çipleyeceğim kendimi, yedekleyeceğim sonra. Günü gelince taksınlar teybe bebelerim, hatırlasınlar çocukluklarını.
Bugünü de yazacaktım galiba. Ama Kaya geldi, salona ışınlanmam gerek acilen. Zaten bugün bişi olmadı. Gülru geldi akşam. Jack Lemmon / Shirley McLaine'li film izledik, yarısında gittiler ama.
Yarın ise daha yaşanmadı. Hadi hayırlısı.
12 Kasım 2010 Cuma
13 Ekim 2010 Çarşamba
YATMADAN ÖNCE
Allahım, nasıl da güzel yağıyor yağmur.
Japoncadan sulanan beynime ne iyi geliyor.
Yine de,
Şengülün evini su basmasın n'olur...
Japoncadan sulanan beynime ne iyi geliyor.
Yine de,
Şengülün evini su basmasın n'olur...
10 Ekim 2010 Pazar
BAŞLIK BAŞLIK BAŞLIK
Çok zorlu ve yorucu bir ütü faslını daha bitirdim, geçmişler olsun bana. Artık yeter dediğimde, ardımda kırış kırış suratlarıyla bana bakan bir sele daha çamaşır vardı. Bazılarının artık düzleşebileceğine inanmıyorum, neredeyse iki senedir aynı selenin aynı dibinde bekliyorlar çünkü. Bu eve taşınırken o seleden çıkıp poşete kondular, sonra yine kürkçü dükkanı... Demek ki ihtiyacı yokmuş salağın, atıverse ya, dediğinizi duyar gibiyim, ama duymamazlığa geliyorum bu seferlik. Ütüleyeceğim ben onları bigün, valla bak...
Hergün gazete alıyorum evime. Haberleri merak ettiğimden değil, neyini merak edeceğim. Zaten gazetem de anlıyor bu halimi, haber maber hak getire, anca İngilterede yapılan araştırmalar, domatesin, hıyarın önce sağlığa iyi gelmesi, sonra hormon yüzünden sağlığı bozması, ama sonra da iki tane yenirse bişi olmaması, ama yok çayla yenirse bi b.ka yaramaması. insanın zaten karışık kafası iyice karışıyor. gazetelere, bilim adamlarına, doktorlara kalsa hiç bişi yememeli, çok acıkırsak korkumuzu ekmek arası yiyip doyalım gitsin.
Ne diyordum, ha, gazete alıyorum,çünkü kahvaltı gazetesiz birşeye benzemiyor. İkinci ve üçüncü sayfaları okuyorum önce. Birinci sayfaya gözüm dahi kaymıyor. İkinci sayfada magazin haberleri oluyor; A kişisi konser vermiş, B dizisi primetimeda süper uçmuş, C kişisi evleniyor ve hemen akabinde boşanıyormuş falan filan. Şu sıralar, ki gazetede benimle aynı sayfaları okuyanlardansanız bilirsiniz, Seren Serengil ve eks kocasının şahane atışmaları favorim. Seren ablam boşanırken sadece adliyeye gidip dilekçe vermenin şanına yakışmayacağını düşünüp kocası hakkında konuştu da konuştu, dedi de dedi. Kocası da önce sustu sustu, sonra öyle bir konuştu ki, okuyunca ağzımdaki maydanoz gazete sayfasına düşüverdi. Benim için dünyanın en gereksiz iki insanının atışması, işte anca kahvaltıma meze oluyordu. Bir gözden giriyor, öbüründen çıkıyordu. Fakat sonra, bu eks abimiz konuşunca yani, ay bir başladılar adama yüklenmeye. Aman çok ayıpmış da, bir erkeğin ayrılığın ardından konuşması hiç yakışık almazmış da, boşansa da eski karısı hakkında bıdı bıdı etmemeliymiş de, erkekliğe sığar mıymış da... Ay ben bir şaşır bir şaşır bu yorumlara. Dedikodunun, arkadan konuşmanın (ki arkadan konuşma denir mi ki buna) cinsiyeti de mi oluyormuş? Kadın konuşunca ay ne çekmiş kızcağız, erkek konuşunca, ulan çektirdiği yetmiyo bi de konuşuyor mu oluyormuş? Ne ayıp. Bir kere artık kadınlar da kadın gibi değil, erkekler de erkek gibi değil. Ayıplanacak şey varsa, o da iyi kötü bir evlilik yaşamış ünlü insanların adaplarıyla boşanamayıp herşeyi yüzlerine gözlerine bulaştırmalarıdır. İster ilgi çekmek için olsun ister içini dökmek için, ünlüysen ününü bileceksin arkadaş. Hadi sen bilemedin, ki bilene de rastlamadım, kadın erkek eşittir, eşit iş eşit aş diyenler, konu edepli olmaya gelince neden erkeğe yüklenirler anlamıyorum. Kadın evliliğinde çektiklerini neredeyse saniye saniye anlatacak, yaptıkları yüzünden tüm ülke adama utanmaz diyecek, adam da kendini savunmadan etmeden şişip kalacak. Eşitlik bunun neresinde ben anlayamadım. Ben de bunu değerli blog sayfamda uzuun bir paragraf halinde yazacağım bu arada. Konuyu ünlülerden açtım, ama asıl demek istediğim, kadınla erkeğin eşit olduğuna inanan bir çok kişi de buna benzer hıyarlıklar yapıyor. Buna da centilmenlik adında yumuşak bir sıfat bularak hem de.
Şahsen ben kadınla erkeğin hiç bir surette eşit olduklarına inanmıyorum. Toplumdaki rolleri de, fiziksel güçleri de, beyinleri de farklı. Kiminde kadın üstün, kiminde erkek. Ben, Kayanın üstün olduğum konuları bana bırakmasını seviyorum, doğru olan bu çünkü. Benim anlamadıklarımı da Kaya yapıyor. Yani arabayı ben kullanıyorum, tamiri, satışı Kayayı ilgilendiriyor. Nasıl da ufak bir örnek oldu, yerim...
Ama iş fitneye, kötü niyete gelince, herkes eşit. Çünkü bunların öznesi kadın ya da erkek değil, kötülük.
Şimdi... Beni dinlediğiniz için teşekkür eder, içeride çekirdek çitleyen kocamın yanına sıvış için izninizi isterim.
(hep aynı şey oluyor, hararetle başlıyorum yazıya, sonlara doğru afakanlar basıyor vee.. Özlem kaçıyor - ıyy iğrendim kendimden bi an-).
Hergün gazete alıyorum evime. Haberleri merak ettiğimden değil, neyini merak edeceğim. Zaten gazetem de anlıyor bu halimi, haber maber hak getire, anca İngilterede yapılan araştırmalar, domatesin, hıyarın önce sağlığa iyi gelmesi, sonra hormon yüzünden sağlığı bozması, ama sonra da iki tane yenirse bişi olmaması, ama yok çayla yenirse bi b.ka yaramaması. insanın zaten karışık kafası iyice karışıyor. gazetelere, bilim adamlarına, doktorlara kalsa hiç bişi yememeli, çok acıkırsak korkumuzu ekmek arası yiyip doyalım gitsin.
Ne diyordum, ha, gazete alıyorum,çünkü kahvaltı gazetesiz birşeye benzemiyor. İkinci ve üçüncü sayfaları okuyorum önce. Birinci sayfaya gözüm dahi kaymıyor. İkinci sayfada magazin haberleri oluyor; A kişisi konser vermiş, B dizisi primetimeda süper uçmuş, C kişisi evleniyor ve hemen akabinde boşanıyormuş falan filan. Şu sıralar, ki gazetede benimle aynı sayfaları okuyanlardansanız bilirsiniz, Seren Serengil ve eks kocasının şahane atışmaları favorim. Seren ablam boşanırken sadece adliyeye gidip dilekçe vermenin şanına yakışmayacağını düşünüp kocası hakkında konuştu da konuştu, dedi de dedi. Kocası da önce sustu sustu, sonra öyle bir konuştu ki, okuyunca ağzımdaki maydanoz gazete sayfasına düşüverdi. Benim için dünyanın en gereksiz iki insanının atışması, işte anca kahvaltıma meze oluyordu. Bir gözden giriyor, öbüründen çıkıyordu. Fakat sonra, bu eks abimiz konuşunca yani, ay bir başladılar adama yüklenmeye. Aman çok ayıpmış da, bir erkeğin ayrılığın ardından konuşması hiç yakışık almazmış da, boşansa da eski karısı hakkında bıdı bıdı etmemeliymiş de, erkekliğe sığar mıymış da... Ay ben bir şaşır bir şaşır bu yorumlara. Dedikodunun, arkadan konuşmanın (ki arkadan konuşma denir mi ki buna) cinsiyeti de mi oluyormuş? Kadın konuşunca ay ne çekmiş kızcağız, erkek konuşunca, ulan çektirdiği yetmiyo bi de konuşuyor mu oluyormuş? Ne ayıp. Bir kere artık kadınlar da kadın gibi değil, erkekler de erkek gibi değil. Ayıplanacak şey varsa, o da iyi kötü bir evlilik yaşamış ünlü insanların adaplarıyla boşanamayıp herşeyi yüzlerine gözlerine bulaştırmalarıdır. İster ilgi çekmek için olsun ister içini dökmek için, ünlüysen ününü bileceksin arkadaş. Hadi sen bilemedin, ki bilene de rastlamadım, kadın erkek eşittir, eşit iş eşit aş diyenler, konu edepli olmaya gelince neden erkeğe yüklenirler anlamıyorum. Kadın evliliğinde çektiklerini neredeyse saniye saniye anlatacak, yaptıkları yüzünden tüm ülke adama utanmaz diyecek, adam da kendini savunmadan etmeden şişip kalacak. Eşitlik bunun neresinde ben anlayamadım. Ben de bunu değerli blog sayfamda uzuun bir paragraf halinde yazacağım bu arada. Konuyu ünlülerden açtım, ama asıl demek istediğim, kadınla erkeğin eşit olduğuna inanan bir çok kişi de buna benzer hıyarlıklar yapıyor. Buna da centilmenlik adında yumuşak bir sıfat bularak hem de.
Şahsen ben kadınla erkeğin hiç bir surette eşit olduklarına inanmıyorum. Toplumdaki rolleri de, fiziksel güçleri de, beyinleri de farklı. Kiminde kadın üstün, kiminde erkek. Ben, Kayanın üstün olduğum konuları bana bırakmasını seviyorum, doğru olan bu çünkü. Benim anlamadıklarımı da Kaya yapıyor. Yani arabayı ben kullanıyorum, tamiri, satışı Kayayı ilgilendiriyor. Nasıl da ufak bir örnek oldu, yerim...
Ama iş fitneye, kötü niyete gelince, herkes eşit. Çünkü bunların öznesi kadın ya da erkek değil, kötülük.
Şimdi... Beni dinlediğiniz için teşekkür eder, içeride çekirdek çitleyen kocamın yanına sıvış için izninizi isterim.
(hep aynı şey oluyor, hararetle başlıyorum yazıya, sonlara doğru afakanlar basıyor vee.. Özlem kaçıyor - ıyy iğrendim kendimden bi an-).
24 Eylül 2010 Cuma
Bin tane yapacak işim var benim. Bini bir para. Ama yapmam, yapmaaam. Çünkü ikinci kış biramın yarısındayım. Kafam harika. Sabahtan beri bir kadının blogunu okuyorum. Allahım! Ne kadar da gerçek bir blog. Hayatındaki herşeyi ne kadar da içten yazmış.
Sonbahar geliyormuş, kış kapıdaymış banane! Yazı da, kışı da ayrı seviyorum. Hepsi aynı benim için. Bir nevi... Çocuklarım televizyon başında, okuldan geldiklerinden beri. Yarın yapacaklar ödevlerini, banyolarını, görevlerini. Bugün benim. İçeceğim bugün. Birazdan Kaya gelecek ve ben çıkacağım. Gülru ile buluşmaya.
Sağlıklı olalım, huzurlu olalım, paralı olalım, mutlu olalım. Başka birşey istenir mi hayattan? Annem dedi ki; bir gezegenle bir gezegen yan yana geliyormuş, aman ne fenaymış, dikkat etmeliymişiz çünkü oğlaklar çok etkilenecekmiş. Annem ve her sene değişen dikkat uyarıları... Bugün biraz erken uyanıp ekmek almaya giderken annemi aradım. Erkenciyim bugün, hem de spor yaptım dedim. Yaaa, kimin sayesinde bil bakalım dedi. Dün dolunaymış, hepimiz için güzel dilekler yazmış pembe bir kağıda. Benim için de, harika bir ev hanımı, mükemmel bir anne, çok başarılı bir işkadını demiş. Dilek babında...
Komşum geldi demin. Kabak çiçeği kızartması verdi. Şimdi kocamı bekliyorum.
Bugün çocukları bırakınca azıcık gezindim Tunalıda. Ankara ne tuhaf bir şehir. Minicik aslında. Her biri tarafını gezeyim desen bir hafta sürer en fazla. Ama mümkün değil ayrılmam. Soranlara yarım ağız, Adanadan, İstanbuldan bahsediyorum. Ama 18 yıldır Ankaradayım diyorum. Yani Anakaralıyım aslında. Sevgili Melih G., sen bile beceremedin ya, kimse beceremez Ankaradan nefret etmemi...
Ne diyordum, midem bulandı... Eve gelip yemek yaptım güzel güzel. Nohut. Etsiz. Balkondaki bitkileri içeri taşıdım sonra. Çünkü dün temizliğe gelen Sevim üşümüş bu çiçekler demişti. Salonuma baktım yeniden. Bu evi seviyorum ben. Yazını da kışını da.
İki gündür yürüyorum. Evelsi gün kendimi tutamadım ve 365'e yürüdüm. Ne zormuş yürümek aslında. Ne de basit bir spormuş meğer.
Yukarıdaki paragraftan sonra yaklaşık bi on dakika daha yazdım. Sonra Güllü aradı, ve Kaya geldi aynı anda. Ben de blogu bitirem de gidem dedim. Fekat blog gitti ben bittim. Erör verdi erör. Ben bunu yayınlamam dedi. Israr yok dedi. Cevap bile vermeden ayakaplarımı giyip çıktım. Çok geyik, çok salakça, nedensiz bir geceydi.. Güllü ile ikimiz olsak süper şahane olurdu üstelik.
Neyse, ben kaçanzi. Pekii siz beni kovalanzi?? Ha?
Sonbahar geliyormuş, kış kapıdaymış banane! Yazı da, kışı da ayrı seviyorum. Hepsi aynı benim için. Bir nevi... Çocuklarım televizyon başında, okuldan geldiklerinden beri. Yarın yapacaklar ödevlerini, banyolarını, görevlerini. Bugün benim. İçeceğim bugün. Birazdan Kaya gelecek ve ben çıkacağım. Gülru ile buluşmaya.
Sağlıklı olalım, huzurlu olalım, paralı olalım, mutlu olalım. Başka birşey istenir mi hayattan? Annem dedi ki; bir gezegenle bir gezegen yan yana geliyormuş, aman ne fenaymış, dikkat etmeliymişiz çünkü oğlaklar çok etkilenecekmiş. Annem ve her sene değişen dikkat uyarıları... Bugün biraz erken uyanıp ekmek almaya giderken annemi aradım. Erkenciyim bugün, hem de spor yaptım dedim. Yaaa, kimin sayesinde bil bakalım dedi. Dün dolunaymış, hepimiz için güzel dilekler yazmış pembe bir kağıda. Benim için de, harika bir ev hanımı, mükemmel bir anne, çok başarılı bir işkadını demiş. Dilek babında...
Komşum geldi demin. Kabak çiçeği kızartması verdi. Şimdi kocamı bekliyorum.
Bugün çocukları bırakınca azıcık gezindim Tunalıda. Ankara ne tuhaf bir şehir. Minicik aslında. Her biri tarafını gezeyim desen bir hafta sürer en fazla. Ama mümkün değil ayrılmam. Soranlara yarım ağız, Adanadan, İstanbuldan bahsediyorum. Ama 18 yıldır Ankaradayım diyorum. Yani Anakaralıyım aslında. Sevgili Melih G., sen bile beceremedin ya, kimse beceremez Ankaradan nefret etmemi...
Ne diyordum, midem bulandı... Eve gelip yemek yaptım güzel güzel. Nohut. Etsiz. Balkondaki bitkileri içeri taşıdım sonra. Çünkü dün temizliğe gelen Sevim üşümüş bu çiçekler demişti. Salonuma baktım yeniden. Bu evi seviyorum ben. Yazını da kışını da.
İki gündür yürüyorum. Evelsi gün kendimi tutamadım ve 365'e yürüdüm. Ne zormuş yürümek aslında. Ne de basit bir spormuş meğer.
Yukarıdaki paragraftan sonra yaklaşık bi on dakika daha yazdım. Sonra Güllü aradı, ve Kaya geldi aynı anda. Ben de blogu bitirem de gidem dedim. Fekat blog gitti ben bittim. Erör verdi erör. Ben bunu yayınlamam dedi. Israr yok dedi. Cevap bile vermeden ayakaplarımı giyip çıktım. Çok geyik, çok salakça, nedensiz bir geceydi.. Güllü ile ikimiz olsak süper şahane olurdu üstelik.
Neyse, ben kaçanzi. Pekii siz beni kovalanzi?? Ha?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)