7 Haziran 2009 Pazar

NELER GÖRDÜM NEEELER GELDİ BAŞIMA

Günlük hayatın dibine vurmaktayım ey ahali. Görüşmeyeli dünyayı üst üste 250 kez dönmüş gibiyim, yalınayak ve ağzımda sakızla. başım döndü yani. ya da alıştım, bilemiyorum. ama dönmüş gibi olmaktansa gerçekten dönmeyi çok isterdim. ayağımda ayakkabım olsun fakat, sakız kalabilir. şimdi bu dönmek kelimesi de hiç uymadı ama, olsun çok yazmışım silemem.

alın size ufak bir liste, böyle böyle böyle oldu demek için:

1. Çağlanın doğumgününü kutladık: önce cuma akşamı ailecek + Gülru ve Pınarla, Kültür ve Sanat ya da Bilim ve Sanat veya Bilim ve Kültür adı her ne ise, adıyla küsmüş gibi sadece yiyecek içecek satan bir yerde, en fena makarna ve en en fena krepi yiyerek kutladık. İnsan krepi kötü yapmayı nasıl becerir bilemiyorum, süt/tereyağı/un üçlüsünün girdiği yerde kötülük olmaz oysa ki... Neyse, sonra pazar günü yüzme takımı ile, hocanın doğumgünü ile bir kutladık. oysa ki yüzmeyi bırakmış ama hocaya söylemeye korkmuştuk. yine söyleyemedik, iyi ki doğdun hocam/biz gidiyoz hocam diyemedik. hala aynı durumdayız... en nihayetinde bir de okulda kutlayalım noolur dedi birileri (ben değil ama), 40 kişilik partiye 20 kişilik patates salatası yaptım, yiyenler Bilim ve Kültür ya da adı her ne ise, oradan da fena olduğunu dediler. yemeyenler şükretti.


Çağla, kendisine hediye veren arkadaşını gözünden öpüyor...

2. Çatışma ortasında kaldık: İşte olaya böyle girilir, bir gazeteci misali. abartmak serbest, süslemek farz. Yine aynı sokak, yine aynı ekip: Konur ve Gülrü ve Pınar. Biralarımız ve fotoğraf makinelerimizle kaplı masamızı, silah sesleri ile terk ettik, sürünerek barın içine girdik ve panzerin neyin geçişini izledik. felaket heyecanlandım. size anlatamam. iğrenç birşey ama, küçüklüğümde hep savaş çıksa keşke diye hayaller kurduğumu hatırladım. savaş çıkınca okula gitmeyecektik, heyecan olacaktı, evden ayrılıp sığınaklarda tuhaf tuhaf insanlarla bir arada yaşayacaktık. savaştan anladığı bu olan ben için bu mini mini mini (bunu pi ile çarpın) savaş tatbikatı yetti de arttı. yok, ben monoton hayatı alayım, çocukluğumu da Allaha havale ediyorum...

3. Okul kermesinde görevli seçildim: ve böylelikle kermes tarihnde en düşük sınıf cirosunu gerçekleştirdik, 150 TL. Saygılar sunarım...

4. Anahtarı evde unuttum: yok yok çilingiri ç'sini bile aklıma getirmedim. ne gerek var canım, verdim çantamı bebelerime, kolları sıvayıp balkona çıktım. ne diyeyim, 3 yıl boyunca biz haybeye yaşamışız bu evde, balkon demirleri yerine dış kapıyı açık bıraksak aynı şeymiş. 10 saniyemi aldı be, 10 saniye...

5. ağaçtan düştüm: elbette ve mutlaka ki Boncuk yüzünden. inemeyeceği ağaca çıkıp bana oradan kur yapmasından mı bahsedeyim, tırmanmam için bana ranza merdiveni veren kapıcıdan mı, Boncuk'u kurtardıktan sonra devrilen merdivenden mi? tam olarak düşmedim gerçi, daha fenası ağacın gövdesine yapışarak aşağı kaydım. hoş olmuş di mi?

6. annem babam geldi: her ankaraya geldiklerinde premens olmam onların şanssızlığı sanırım. sinirden gözümün döndüğü 2-3 gün var zaten bir ayda, onda da Şuşu teyzenin oğlunu evlendireceği tuttu. düğün güzeldi, neva palası sevdim. damat sarhoş oldu, en son gördüğümde kravatını başına bağlamış rakı kadehini döndürüyordu havada. damadın anne ve babasının yıllar yıllar önce boşanmış olması ve o zamanlardan beri neredeyse ilk kez bu düğünde görüşmeleri heyecan vericiydi, çünkü ikisini de yakından tanıyorduk, birinin gittiği ortama diğeri gitmezdi hiç. onları ayrı yazmak istiyorum çünkü çocuklu bir ailenin boşanmasının bu kadar hazin olduğunu daha önce fark etmemiştim.

7. bir okuma bayramı ve bir mezuniyet töreni geçirdim: bana ve tüm kazazedelere çok geçmiş olsun. anlayamadığım bir şey var; neden bu tarz etkinlikler çocukların okuma yazmayı sökmesinden, yeni bilgiler edinmesinden daha zor oluyor? kural mı bu? üstelik bir ebebeyn olarak her ikisini izlerken de sıkıntıdan kurdeşen dökecektim (ebebeyni bilerek yazdım, düzeltmeyiniz). bugün Sinan sonlara doğru yere yığılıyordu, kepi bir yerde kendi bir yerde gidelim diye gözümün içine bakıyordu. peki sorarım size, bu törenler kim için yapılıyor? yasaklansın kardeşim.



düştü düşecek...

8. ah bir ateş ver'de ağladım: Allahtan güneş gözlüklerim vardı gözümde. al işte, törenler anca buna yarıyor, millet çocuum anasınıfından mezun oluyo diye ağlıyorsa da ben bu türkünün aslında gerçek olmayan hikayesini dinlerken patır patır gözyaşı döktüm. dumlupınar denizaltısının batışı, içeride mahsur kalan 22 denizci, öleceklerini anlayınca vatan sağolsun demeleri. bu vatan, kurtuluş savaşı hikayeleri filan bana çok acıklı geliyor. gerçi bu olay bambaşka birşeymiş ama olsun töreni izlerken çanakkale lafını duyunca hemen hazırola geçip ağlamaya başladım...

9. anam, bu kadarmış. hadi baaay...

29 Mayıs 2009 Cuma

Yıllar önce bir arkadaşım, ki kendisi de bu blogu okumaktadır, bana bir mektup yazmıştı. şimdi yığınlar arasından bulup çıkarmaya vakit yok ama, demişti ki mektubun bir bölümünde, karşımızdakinde her zaman bizden birşeyler ararız, bize uyan tarafları bulmaya çalışırız. kelimeleri daha özenliydi, daha etkiliydi ama anlam olarak bunları diyordu. genel olarak bilinen bir şey tabi bu, okuduğunuzda şok geçirtecek abes bir tarafı yok. ama neredeyse tüm çevremizi bu hafif gizli düşünceye göre şekillendirdiğimizi hatırlayınca, durup düşünmek istedim. ben ne kadar arıyorum kendimden bir şeyler? hayatımdaki herkes benim dar fikir ve ruh dünyama uyuyor mu? karşımdaki ile aramdaki tezatlığa tahammül etme sınırım ne? nerede iç oluyor nerede dış?

şimdi başladım yazmaya ama, vaktim yok aslında. neden bu mektup bir anda aklıma geldi; dün cnbce'de patti smith filmi vardı. zap yapa yapa üçte birlik kısmını izledim, bu da bana yetti. en azından çok eski bir mektubun bir cümlesini hatırlamama, şu an çevremde olan insanların kaçının patti smith ve benzerlerinin hayatlarından etkilendiğini, kaçımızın gerçekten kendi gibi olmayı başardığını, herkesin az ya da çok etkilendiği bir idolün ya da daha genel bir anlamda idol bir yaşam tarzının olduğunu düşünmeme yetecek kadar. bu arada benim idollerimin zaman içinde sürekli değişkenlik gösterdiğini anladım, ya da belki idolüm olacak birilerini henüz bulamadım, bu yüzden de karşıma çıkan değişik değişik, benden olmadığını sandığım bir çok insanın, hayat tarzının peşinden gitmeye, ama yine de hiç birini tam olarak benimsememeye meylediyorum. daha fazlasına kafa patlatamadım, ileriki günlerde belki. bunları yazayım da unutmayayım dedim de...

20 Mayıs 2009 Çarşamba

ben antalyanın öbür yanına gideceğiz sanıyordum, fakat haritadan bakınca sağ tarafında kalıyormuş, side ilçesi yani. side is at the right side:)

yolculuğumuz cuma gecesi 12yi biraz geçe başladı. şoför amcaya dikkatle baktım; yolda uykusu gelen tiplerden mi, yolculara gıcığı olanlardan mı, bir an önce hedefe varma meraklısı mı yoksa "geze geze gidelim abi"ci mi diye. anlamadım tabi, sadece uzun, upuzun olması birşey çağrıştırmadı. yolcular, 6-14 yaş arası bir sürü çocuk ve onların anne babalarından oluşuyordu. evet, biz yüzme yarışları diye başladığımız, ve fakat side belediyesinin nayır asla demesi üzerine yarışların anamura alınmasını umursamayıp e hadi su kaydırağından da kayarız diyerek yolumuzdan dönmediğimiz gezimize, cuma gece 12yi biraz geçe bir otobüsten biraz az yolcu ve uzun boylu şoförümüz ile böyle başladık. hadi hayırlısı...




sabah 8 civarında kalacağımız otele vardık. verdiğimiz paraya bakarsanız, hiç de fena değildi. 4 katlı birkaç bloktan, üç tane irili ufaklı, fakat en irisi bizim salon+holden biraz irice yüzme havuzundan, büyük bir restorandan, müsamere sahnesini andıran ve duvarlarında anasınıfı öğrencilerinin yaptığını sandığım tuhaf resimleri olan gösteri yerinden (ne denirdi ki ona acep) ve içinde yok yok olan bir kantinden ibaret, yine de temiz, böceksiz, görevlileri hayalet kadar sessiz, yemyeşil bir oteldi bizi karşılayan. girişte kırmızı bileklikler takıldı, kimlikler alındı ve gerisi gelmedi. çünkü odalarımız henüz boşaltılmamıştı, ve iki saat daha boşalacağa benzemiyordu. sımsıcak havada, kedinin ciğere baktığı gibi baktık iri ve ufak havuzlara. sonra çocukların mayolarını giydirdik kuytu bir yerde. ve biz de şortlarımızı geçirdik üzerimize. minikler atladılar havuzlara, büyükler uzandılar şezlonglara. bir anda her yeri kuş sesini andıran (karga tabi) çocuk cıvıltısı ile doldurduk. diğer mişteriler baktı bize, bunlar hangi yörenin kuşları diye.


mahşerin dört atlısı, otele adım atalı 1 saat olmamış...

bir otel veya pansiyon odasına adım attığımda ilk yaptığım şey, tuvaleti ve yatak altlarını kontrol etmektir. böcek var mı diye. öyle öğrenmişim hayatta; zamanında klimaya, yatakların temizliğine aldanıp rahatlamışken tam duş alırken yanımdan geçen hamam böceklerinden olsa gerek. burada da baktım, her yer bembeyaz, her yer böcekten uzak. şükür. çocuklar makul bir süre havuzda eğlendikten sonra hocalarının zoruyla dinlenmek üzere yukarıya, odalarına gönderildiler. tipinden nasıl bir şoför olduğunu anlayamadığım şoför yüzünden tüm geceyi gözlerim yolda geçirmiştim, yorgundum. ve benden daha yorulmuş görünen bebelerimle, akşam 7ye dek güzel bir uyku çektim, böceksiz ve bembeyaz odamızda.

ben hayatımda hiç her şey dahil tatil yapmadım. çok gereksiz bulduğumdan olsa gerek. otelden dışarı çıkmadıktan sonra, yüzbinlerce kilometre yol katedip bir yerlere gitmenin ne anlamı var hem? düşüncemin doğruluğunu, bu ilk herşey dahil tatilim kadar iyi kanıtlayan bir fırsat olamazdı herhalde. ilk akşam, önümde uza uza bitmez açık büfeyi görünce, başta amanın len cennete gelmişim galba diye hissetmedim desem yalan olur. ve her türk evladı, ya da diyeyim ki tatile çıkmış her fırsatçı gibi, üç tabak dolusu yiyecekle masama kuruldum... ya ne şaşmaz milletiz, ne bilindik hareketlerimiz var bizim böyle ya. bir kere de farklı bir şey yapalım, açgözlülüğe yenilmeyelim. desinler ki, ooo şu gözleri yerinden fırlamış bayan aslında ne de gözü tokmuş meğer, şaşırdık doğrusu... ama yok, dedim ya bilindik hareketler; alınan üç tabak dolusu yiyeceğin yarısını tabakta bırakmalar, kim ne yiyor, ana ben neden görmedim o patatesi, kolanın da gazı yok ama olsun beleş, şimdi bir de bira içeyim bari, yeşil tatlı da neyin nesi, ay şimdi yemekten geberecem...

akşamımız birkaç ana baba ile içilen bir bira ve bol muhabbet ile sona erdi. ertesi sabah 9 buçukta havuz önünde buluştuk hoca ile. yüzme hocamız, çocukları teslim aldı ve tüm o alman turistlerin, polatlıdan gelen ve hepsi erkeklerden oluşan liselilerin ve hayalet otel görevlilerin bakışları altında büyük havuzdaki ilk antremana başladı. tuhaftı, onca kalabalık arasında, hiç de şaşmadan, her birine sesini duyurarak bir saate yakın çalıştırdı öğrencilerini. biz mi? biz homini gırtlak yenen kahvaltıyı sindirmek için salak salak dolandık tesis içinde. hanımların çoğu, malum nedenlerden dolayı havuza giremiyor, girenlere el sallamakla ve cumartesi gazetelerini okumakla yetiniyordu.

pazar günü denize gittik. yüzme çantaları ve fotoğraf makinesi ile. sabah ve akşam üzeri iki parti halinde yarış düzenledi hoca. aslında eğlenceliydi. çocuklar önce 200 metre kadar koşuyor, sonra denize girip 100 metre kadar yüzüyor ve tekrar koşuya devam ediyorlardı. buna sanırım biatlon deniyor. ebeveynler, denizde duba, kumda direk görevi gördü. bense fotoğrafçıydım. renkli, siyah beyaz, açık, koyu, nasıl istedilerse çektim. ve eve döndüğümde makineme 600ü geçen fotoğraf karesi sığdırdım (fotoğraf karesi, amma havalı oldu di mi?).


dostlar yarışta görsün ay


teyzem olayı anladı anlayacak

pazartesi dinlence ve esas side ile geçti. esas side, adı üstünde, geçen yaz sideye gitmiştik, babamın sidede yazlığı var cümlelerinde geçen, barların olduğu, arnavut kaldırımlı, rengarenk, adım atsan tarihi esere çarptığın (hepsi roma dönemine aitmiş) hoş bir yer.


tarih şeysi.


sidede bir yüzme hocası...

tatilimiz sadece yukarıda anlattıklarımdan ibaret değildi tabi. ufak ayrıntılar da mevcuttu. mesela klübün başarlı öğrencilerinden Şimalin parkta bileğini burkması, yine bir babanın çocuklarla futbol oynayacağım diye bileğini incitmesi, polatlıdan gelen ve liseli demeye bin şahit isteyen çocuklarla bizimkiler arasında yaşanan kavga, bu kavganın getirdiği sataşmalar, laf atmalar, ondan öncesinde polatlı lisesi öğretmenlerinden birini garson sanıp tabağımı alır mısınız demem, henüz o kadar olmadık diye cevap vermesi (sonradan kavganın odağında bu genç öğretmen vardı), havuz başında miskin miskin oturup lak lak yaparken yanı başımızdaki yemekhanede yangın çıkması, söndürmeye çalışanlarla önce dalga geçmemiz, sonra yangının büyümesi ve bütün otelin ayaklanması, 50 kişinin bir yangını söndürememesi ve 10 dakika içinde yangının çığrından çıkması, itfaiyenin gelmesiyle olayın kapanması, annelerden birinin gıda zehirlenmesinden yatağa düşmesi, müsamere sahnesi dediğim yerde dünyadaki tek şişman ve yerden bitme rusun striptiz yapması (biz kadını alman sandık da izledik, yoksa haşaa), çağlanın kadın delirmiş yahu, poposunu açıyor herkese demesi, aynı sahnede yüzme ihtisas sporcularının hocalarının elinden katılım belgesi alması ve 10 küsür çocuğun her biri için seyirciden zorla alkış alınması...


belgenin yanında meyve suyu da verdiler, sinanın sevinci ondan:)

dönüşte aspendosa uğradık, bruce willis'in türk ikiz kardeşi, pazardan aldığı kemerlerle kendi kostümünü başarı ile tasarlamış bir gladyatörle tanıştık. harika bir şoför lokantasında harika bir köfte yedik. uyuduk, uyandık, kitaplar gazeteler okuduk, sonlara doğru sıkıntıdan patlamış ve çocuk gürültüsünden bezmiş halde tek kelime etmeden birbirimizin yüzlerine bakakaldık. ve 12 saatlik zorlu bir yolculuktan sonra dün akşam 9 buçuk civarı anıttepe yüzme havuzunun park yerine vardık.


bakın şunun pozlarına yaa, bayıldım adama.

güzel bir tatildi, kısa ve sırf bu yüzden daha da güzel. sevdiğim bir kaç kişinin nahoş yönlerine, haz etmedikleriminse sevilesi yönlerine tanık oldum. ama en önemlisi, artık bu yaz bitiririz dediğim yüzme kursuna devam etme kararı aldım. çocuklar akıllı, ebeveynler kafa; hem sosyalleşme desen var, spor desen var, disiplin desen var, aramıyordum ama bundan iyisini de bulamazdım.

değişik tespitlerim de olmuştu, ama saat 1 olmuş, hem yazmaktan yoruldum azıcık. bir sonraki bloga olsun.

yalnız şunu diyeyim, döndükten sonra felaket bir iş görme hali geldi bana. sabah halıcıyı arayıp halılarımı yıkamaya verdim, alışverişimi yaptım, bir takım borçları ödedim, evi tepeden tırnağa temizledim, iki posta çamaşır yıkadım. üstelik kediyi veterinere bile götürüp, adam boncuğun ateşine bakarken "amaan janın mı ajıdı senin kedijiim" bile dedim. adam beni gerizekalı zannetti muhtemelen. gerizekalı ama çalışkan, arasan bulamazsın...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

HÜZÜN

eski fotoğraflarıma baktım bugün. kendi kendime müzikli bir slideshow yapmak için. hani şöyle hüzün veren cinsten... ne slide ne de show yapacak bir site bulabildim. üstelik elimde hüzünlü bir foto bile yokmuş, bunu fark ettim. benim, fotoğraflarım arasında en ama en çok içimin gittiği, yıllar önce mudanyada sırtlarında çektiğim, siyah beyaz, uzakta denizin ve hemen önümde bir plaj sandalyesinin göründüğü bir fotoğraf vardır. merak eden olursa flickrın en eski sayfasında öylece durur. bilmem ki belki o zamanlar pek bir melankoliktim, ya da o güne ait olan bir histi kim bilir. ama fotoğrafı çekerken de, aynen şimdi bakarken olduğu gibi, acayip bir yalnızlık hissetmiştim. dünyadan el etek çekmiş, umduğunu bulamamış, huzura sadece o manzarayla kavuşan birini düşünmüştüm. oysa o şezlong kılıklı sandalye, zeytinliğinde iş görürken yorulursa otursun diye arsa sahibi tarafından konulmuştu oraya. kime ne, ben kafamda senaryoyu çoktan hazırlamıştım...



neyse ki bilgisayara kaydetmişim...



bir tane daha var aslında. fotoğraf yani. önde net merdivenler ve arkada flu bir çocuk. bana hüzün ve yalnızlığı hatırlatıyor. hangisini daha çok bilmiyorum. hangisini daha çok seviyorum, onu da bilmiyorum. ikisi de gerekli, hayatının tamamına yaymamak şartıyla. demek ki ben bir dönem yaymışım. bunu fotoğraflara yansıtmam, ya da yansıttığımı sanmam ne hoş.




bunu da...

son bir kaç yıldır çektiklerime (fotoğraf tabi) bakılırsa, bu hayat obladi oblada kıvamında geçiyor benim için. gerçekte öyle mi? görünürde dertsiz, hatta çoğu zaman neşeli. çok şükür. ama hüzün veya yalnızlık duymak için derde, üzüntüye gerek yok ki. içinde hüzün potansiyeli ile doğarsın, ister fotoğrafa ister de yazıya dökersin içindekini, fakat gün gelir bir bakarsın ki hüzünlenmeye vaktin yok. en azından bende öyle.

en güzeli de ne biliyor musunuz? üzüntüyü, derdi, neşeyi herkesle paylaşabilirsin, ama içindeki hüznü kimse anlamaz. anlatmak da istemezsin. tamamen sana özeldir.

çok uzun süredir yazmıyorum, ayıp bana. ama duygularımı, yaptıklarımı paylaşacak havada değildim. daha çok dinleme, yorumlama isteğim vardı. üstelik sadece çocuklar-okul-ev üçgeninde geçen yaşamımın bana bile bazen fenalıklar geçirdiğini biliyorum. kim bilir sizlere ne geçirtir.