11 Temmuz 2008 Cuma

alıntılar

Dün gece
Yağmur konuştu benimle,
usulca.

Dedi ki:

ne hoş şeydir düşmek
kıvrak bulutların arasından
tekrar mutlu olmaya

yeryüzündeki yeni bir yola.
aynen buydu dediği
damlarken arada

demir kokarak,
ve kaybolup giderek
bir okyanus rüyası gibi
dallara
ve çimlere düşerken

sonra durdu.
gökyüzü aydınlandı.
bir ağacın altında
oturuyordum ben.

ağacın yaprakları mutluydu
Ben mutluydum

ve gökte yıldızlar vardı
o an kendi olan yıldızlar

yıldızlarla dolu ağaca sarılan
sağ elimin
sol elimi tuttuğu o an

ve o yumuşak yağmur -
hala bize ait olan
uzun ve mükemmel yolculukları
hayal et! hayal et!



bir blogdan alınma bir şiir. yarım yamalak çevirdim, çünkü şiir çevirmek benim gibi şiir okumaya dayanamayanların harcı değil aslında. aynı blogda annelikle ilgili çok harika bir cümle geçiyordu, aşağıya yazıverdim. blog sahibi kadın amarikalı, 3 bebek peşinde dördüncü de göbeğinde, çocuklarına evde eğitim veren, örgü ören,kostüm diken, ufak tarlasında çocukları ile sebze yetiştiren, yani yaşamıyla adam çatlatan tamamıyla sinir bozucu bir anne. Buna karşın, anneler günü blogunda yazdığı aşağıdaki cümlesi ile olayı çözdüğünü de itiraf etmeliyim.


"The moments of mothering, in my experience, aren't full of dynamic, extravagant and earth-shattering events. They're full of little moments like these. The world quietly turning, a heart steadily beating."

öptüm

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Hiç bir şeyim yoksa, şu dünyada iki tane taş gibi projem var benim naber? Ne demek istediğimi Hürriyet gazetesini takip eden şanssızlar anlayabilir belki. Anlamayan ya da anlamak istemeyenler için Ayşe Arman diyeyim, cumartesi eki diyeyim, kendini mi fikirlerini mi satmaya çalıştığını hala çözemediğim bir uzman diyeyim, ve bunlar da yetmediyse insanı dehşete düşüren bir röportaj başlığı diyeyim: her çocuk bir projedir (veya buna benzer bir şey işte).

Bu salgın ne zaman başladı bilmiyorum, veya kimin aklına geldi tüm bu deli zırvası. Kimm çocukları birey olarak görmekten vazgeçip oradan oraya koşturan, "yürüyen" projelere dönüştürdü? Her kim ise o kendini bilmez, buradan bir sesleneyim kendisine: heey, sen deli insan, senin mutsuz çocukluğunun, bitmez hırsının, korkulu rüyalarının cezasını bizim bebeler çekmek zorunda mı?

Her annenin aklında, çocuğu için her dönem değişik şekillerde kendini gösteren bitmek bilmez endişeler vardır. Bebekken maması, altı, üstü, vırtı zırtı; biraz daha büyümüşken belki zekası, belki sosyal yaşamı, elde ettikleri, edemedikleri; okul çağındayken dersleri, ne kadar uyuduğu, ne kadar boş durduğu; ve henüz anne olarak değil ama bir annenin çocuğu olarak yaşadığım gençlik döneminde arkadaşları, sınavları, içtikleri içmedikleri... Dünyaya geldikten sonra tüm bu saydıklarımla zaten yeterince endişe veren bir çocuk için, acaba şu saydıklarımın hangisi daha önemlidir? Hımm, annem bugün bana meyvemi yedirmedi, cık cık; yav bu saat oldu hala ayakta tutuyor beni gördün müü; len bak seen derslerime yeterince özen göstermiyor bu adam mı diyorlar içlerinden? Şahsen ben çocuklarımın bunları iplediğini hiç ama hiç sanmıyorum. Onlar; daha fazla imkanım, içi hoşluklarla değil boşluklarla dolu olan bir beynim, şu anda eser miktarda görülen hırsım olsa gönderebileceğim tenis, bale, at, briç (gülmeyin İstanbulda gönderiyorlar bu yaşta bebeleri, zekalı olsun diye) derslerini de bir yerlerine takmayacaklardı üstelik. Çünkü bildiğim tek şey var, dünyadaki tüm çocukları hoplaya zıplaya atlayacakları bir şey: hepsi de mutlu olmak için ana babalarını bile ezer geçerler imkanları olsa. Bu yüzden Çağla ve Sinan benden gizli şeker aşırıyorlar mutfaktan, bu yüzden yapmayın dediğim halde yağmurdan sonraki birikintilerde zıplıyorlar (ve kirlenmek güzeldir diyorlar), ve evet sırf bu yüzden resimlerle kendilerini anlatıp oyunlarla saatlerini geçiriyorlar. Çünkü onların yapabilecekleri en güzel şey bu, mutlu olmak. Ve biz fani ana babaların da çocuklarımıza öğretebileceğimiz en önemli ders mutlu olma dersi.

Röportajı okurken yüzümün aldığı şekiller görülmeye değerdi. Hayatın bir çok acı gerçeği olduğu doğru, rekabetin arttığı, çok şey bilenin çok kazanacağı, az ile yetinenin de kim bilir ne olacağı doğru. Ama hiç kimse de beni yolumdan döndüremeyecek. Benim için daimi zafer onların yüzünden eksilmeyecek içten gülüşler olacak, ister bir marangozhanede üç kuruşa kan ter içinde çalışırlarken olsun ister bir plaza lokantasında mantar flaminyonunu yerken.

26 Haziran 2008 Perşembe

Japonyada Kucuk Olmak

Hayat ikilemlerle, tutarsızlıklarla dolu değil mi?

Her yer kafasını, beynini kapatanla doldu kardeşim, nasıl geldiler bunlar böyle başımıza dersin, sonra gider Ülkerin yoğurdunu, sütünü, çikolatasını alırsın farkına bile varmadan. Çok mu abartı oldu? Peki şöyle diyelim: Sağlığıma çok düşkünümdür, sigarayla içkiyle hiç işim olmaz dersin, evinde Ankarayı bir yıl paklayacak çamaşır suyun eksik olmaz. Bu da mı olmadı? Ama dünyanın doğal dengesi önemlidir değil mi senin için? Mevsimler değişsin, çok soğuk çok sıcak olsun, kutup ayıları ölsün istemezsin herhalde? Peki ahaliyle birlikte otobüste olman gerekirken tek başına o arabada işin ne?

Bunlar elbette ki uç örnekler, aklıma başkaları gelmedi şu saatte. Hayatımızda kimbilir bunlar gibi büyüklü küçüklü ne tutarsızlıklar yaşıyoruz. Ama es geçiyoruz, geçmemiz gerekiyor, yoksa zatn kısa olan yaşamımız hep bir hesaplama ile geçer. Bazen mış gibi yapmak da gayet makuldur.

Benim tutarsızlık konusunda sonsuz bir listem vardır. Tüm ömrüm bir tutarsızlıklar toplamı diye düşünürüm bazen. Neyi ne için yaptığım, ne için yapmadığım hiç belli değildir. En makul açıklama, o an öyle denk gelmiştir ve yapmışımdır. Gün gelir o listeye göz atmak isterseniz, Japonca, Japonya ve Japonları en üst sırada göreceğinizi şimdiden söyleyebilirim.

Durum yıllardır şu şekilde, ve Allahtan hiç değişmedi: Japoncayı ve Japonyayı, ve hatta Japon kültürünü çok sevdim, ama Japonlarla hiç bir bağım olamadı. Bunu bir an için düşünmenizi isterim: sevdiğim şeyleri, hiç sevemediğim başka bir şey meydana getirmiş, öyle ki o sevilmeyen olmasaydı bana çok güzel anlar yaşatan diğerleri de olmayacaktı...

Bunun içinden çıkmam imkansız, zaten ben de işin ucunu bıraktım, böyle kabul ediyorum kendimi. Sadece insanlara anlatırken dank ediyor kafama olayın saçmalığı. Japonları sevip sevmemek değil, onlarla hiç bir bağ kuramamam asıl sorun. Rehber bir arkadaşım nefret ediyor mesela onlardan, ya da bir diğeri çok şirin buluyor. Ama ben onları tanımıyorum, neye gülerler, neye özenirler, beni tanısalar severler mi, hiç hiç bir şey bilmiyorum. Okuldan mezun olduğumda da bu böyleydi, şimdi de böyle.

(Tutarsızlık konusu bundan sonra açılmayacak söz, çünkü aklıma geleni yazacağım şimdi)

Bu haldeki bir insan günün birinde taa oralara gitse, Japonyadaki ilk gününde neler yaşar sizce? Korku duyar mı? Veya şaşkınlık? Özler mi yerini yurdunu hemencecik?

Ben ilk günümde kendimi sokaklara verdim. Ufak bir üniversite şehrinde ne kadar sokak, cadde varsa yürüdüm durdum. Yolların temizliğine, evlerin güzelliğine, kiraz çiçekli ağaçlara, sakin huzurlu yürüyüp giden Japonlara hayran kala kala saatlerce gezindim. Öyle ki sonunda yolumu kaybettim. Kaybolduğumu kendime bile çaktırmamak için, sanki bu yüzden o kadar yol tepmişim gibi bir kitapçıya girdim. Oysa ki yapacağım son şeydi kitaplara bakmak o anda. Kitapçı üniversiteli bir sürü gençle doluydu, hepsi de ellerindeki kitapları ayakta okuyaduruyorlardı. Orta yaşlı bir Japon yanaştı hemen, nasıl oldu bilmiyorum ama kaybolduğumu anladı gözümden. Sizi bırakayım dedi. Olur dedim, sanki adres cebimde de... Oysa ki kaybolduğum için sonsuz bir korku içindeydim, beni evinde ağırlayacak arkadaşım henüz Japonyada değildi, arayıp doğru yolu öğreneceğim kimse de yoktu... Yine de bindim arabasına Japon amcanın. Bir süre gezdirdi beni, burası üniversite, burası park, aha burası da alışveriş merkezi diye diye. Sonra yağmur yağmaya başladı. Ev adresini söyleyin bırakayım sizi, yağmurda ıslanmayın dedi. Olmaz dedim, ben yağmuru severim (bak bak, yağmur yağdı mı saklanacak delik arayan sen değilsin sanki). Bana kartını verdi sonra, ararsınız bir gün dedi. Tabi dedim, siz bekleyin yeter. Güç bela ikna edip indim arabadan, adam bana bagajından bir şemsiye çıkarıp verdi. Ve arkamdan uzun süre baktı, o baktığı için ben bulduğum yönde tereddüt etmeden ilerledim koşar adım. Anlamasın diye yolu bilmediğimi. Ne kadar korktuğumu dün gibi hatırlıyorum ama...

O gün tamamen tesadüf eseri bulabildim evi. Sevindim başıma bir şey gelmedi diye. 26 yaşındaydım, Japonca biliyordum ve üniversite bitirmiştim. Kendimce büyük biriydim, olgunlaşmıştım, dünya gelse karşıma elimin tersiyle alt ederdim. Ama Japonyada... Japonya ne kadar küçük olduğumu yüzüme vurdu daha ilk günümde. Ve 30 gün sonra geldiğim gibi gittim o güzel diyardan. Orada tutunup küçüklüğünü yenenlere hayranlık duyarak.

24 Haziran 2008 Salı

Benden İçeri

İnsan kendini nasıl görüyorsa öyledir.

Ben kendimi çok severim. Taa yeni yeni ergenleşmeye başladığım ve yüzümde sivilcelerin parti verdiği ilk okul çağlarımda bile aynaya bakar bakar neden kimsenin beni beğenmediğini merak ederdim. Yani böyle bir güzellik nasıl olur da insanların gözünden kaçardı? Vay kör ahali sizii... Orta okulda da bu aynaya bakıp iç geçirmelerim devam etti. O yıllar daha bir fenaydı benim için. Adana gibi nisbeten daha sevecen bir kentten İstanbul'a taşınmış, bununla kalmayıp bin bir türlü ünlünün bin bir türlü şımarık çocuğunun okuduğu özel bi okula başlamıştım. Taktığım ve insanların bir türlü unutamadığı kocaman pembe gözlüklerim, yüzümdeki sivilceleri bir nebze olsun kapatıyordu kapatmasına ama, ne saçım saçtı onlara göre ne de ayağımdaki sahte Reeboklar ayakkabıydı... Orta okul yıllarım hayatımın en kompleksli en feci yıllarıydı. Buna karşın ben o aynadan hiç vazgeçmedim. Aynadaki aksimi, saçlarımı, gözlerimi, gülüşümü, her şeyimi her şeyimi o kadar sevdim ki gizli gizli. Varsın o şımarıklar benimle alay etsindi, günün birinde anlaşılacaktı ya gerçek halim, beklerdim ne olacak...

Lisenin son iki senesi düz bir okula geçiş yaptığımda yavaş yavaş hayallerim gerçek olmaya başladı. Özel okuldan gelme, İngilizcesi düz liseye göre tavan yapmış olan bendenizi pek bir beğendiler zamanında Haydarpaşa Lisesinde. Sevindim, ama bekliyordum böyle bir şey:P Bir zaman bunun sefasını sürdükten sonra, her şeyin güzellik veya ilgi olmadığını anladım. İstediğim bu değildi hem, yanılmıştım. İnsanın hayatta ne istediği, ne beklediği ile ilgili en ufak bir fikrinin bile olamayacağı o ergenlik yıllarında en azından ne istemediğimi belirleyebilmiştim. Beğenilmeye evet, ama bunun için özel bir şeyler yapmak mı, kalsındı... İçi boş bir rocker özentiliği başladı böylece. Müzik umrumda değildi, ben salaş kıyafetlere, takıl bana hayatını yaşa olayına kapılmıştım. Saçlar darmadağın, giysiler ikinci el ve salaş, bol bol gezindim Kadıköy Akman Pasajı civarında.

Üniversite başladığında tam da o haldeydim. Kendime o pejmurdeliği çok yakıştırıyordum. Hayatım da uzun süre aynı pespayelikle, aynı düzensizlikle geçti haliyle. Derslere çalış ama inek olma, giyin ama sadece örtünmek için, yemek ye ama ölmemek adına... Tüm bunlar olurken bu arada, ben hala kendimi öyle güzel öyle güzel bulurdum ki, ikinci sınıfta saçlarıma erkek tıraşı yaptıracak kadar güveniyordum halime. Tabi ki de hiç ama hiç yakışmadı, yani ben bile oha dedim, bunu da yapmış olamam.

Üçüncü sınıf tatilinde bir şeyler oldu yine bana. Sıkıldım o sadelikten, erkek fatmalıktan. Makyaj yapmak, parfüm sürmek, güzel dar kotlar giymek istedim. Bir gün ev arkadaşlarım bir olup hayatımın ilk makyajını yaptılar bana. Aman da aman başım bir göğe erdi sormayın. Meğer beğenilmek yıllarca içimde bir ukde kalmış bir ukde kalmış, aynadaki benle gerçek hayattaki benin çatışmasından bir sıkılmışım sormayın. Ağır makyajlar yapmaya başladım, topuklu ayakkabılar, askılı bluzlar filan... Annem havalarda tabi, çünkü İstanbula son gidişimde, 3 yıl giymekten popo kısmı erimiş kadife pantolonumu benden habersiz çöpe attı diye kıyametleri koparmıştım. Bana böyle teyze işi gömlekler, etekler filan almaya başladı. Ben elbette ki güzel olmak isteyip ne şekilde güzel olunacağını bilmediğimden, pejmurde olmayan her şey hoştur diyerek, bana mütemadiyen 40 yaş ve üzeri giysiler alan anneme uydum ve ortaya ne olduğu anlaşılmayan, altında topuklu ayakkabı üstünde döpiyes gezinen bir tip oldum çıktım. Hani kişi köyden gelir, şehire uyum sağlamaya çalışır, ama ne köy olur ne kasaba ya, işte aynen öyle bir kafa ile gezindim durdum bir süre...

Nereden geldim bu konuya? Haa, yani demek istediğim şey, ben kendimi sanırsam 30larımdan sonra bulmaya başladım. Sadece dış görünüş de değil bahsettiğim, karakter, hareket, işve, eda, naz:) Eskisi de fena değildi ama, bulduğum şeyi çok ama çok sevdim. Belki de insanın kendini bu kadar sevmesi iyi bir şey değildir. Belkisi yok, değildir işte. Bunun orta bir yolu olmalıdır, yoksa dışarıdan görünen gerçek sen ile içinde yaşattığın sen arasındaki uçuruma düştüğünle kalırsın. Ve dersin günün birinde, yav ben hani göklerdeydim, bu karanlık niye?

İnsan kendini nasıl görüyorsa öyle olmalıdır aslında...