Bugün Zeynep arayıp da "İkea'ya gideceksen bana da giysi temizleme zımbırtısından alır mısın?" diye sorunca 11 yıl öncesine döndüm. Zeynep'in amaçları arasında beni veya beynimi geçmişe göndermek var mıydı bilinmez, ve fakat ışın hızıyla 11 yıl öncesini hatırlamam beni bile şaşırttı. Ve olaylar gelişti...
Ben Kaya ile 11 yıldır evliyim (çok tebrik ederim ikimizi de). 11 yılda bir sürü sevinç, bir sürü kızgınlık ve az biraz da üzüntü yaşadık. İlk dönemlerin heyecanı, fevriliği, coşkusu yerini zamanla bezgin bekirliğe, sakinliğe ve rutine bıraktı. Ben onu daha iyi tanıdım, o beni zaten hep tanıyordu sanırım. Çocuklar da olunca, bir elimde kebap bir elimde şiş, oh keyif de keyif haline geldik. Ay yaşayıp gittik işte be. Evliliği yaşarken de, ay şunu şöyle yapayım da beyim benim daha çok sevsin, yok buna dikkat edeyim de karıcım ayaklarımı yıkasın diye kasmadık kendimizi asla (aman aman çok şükür). Hayatı birlikte yaşarken sadece birbirimizi daha az kırma, daha az üzme konularına dikkat ettik. Dikkat bile etmedik aslında, hayatı daha yaşanır, daha sakin kılmak için farkına varmadan özen gösterdik bunlara. Çünkü, kendimce ben değerliyim, Kaya için de kendisi. Karşımdakini üzmem öncelikle beni huzursuz ediyor, aynı şey Kaya için de geçerli. Ve huzursuz bir ev, herkesin bildiği gibi ev olmaktan çıkıyor. İnsan aile fertlerinden biriyle kavgalı, küskün olduğunda o eve girmek dahi istemiyor. Genel olarak bu sebepten ötürü, hır gür olmadan yaşayıp gitmeye bakıyoruz.
Gelelim Zeynep'e ve giysi temizleme zımbırtısına... Evliliğimin ilk yıllarında, her şeyin yenisi gibi, pek özenli bir gelindim. İşten eve gelince kocama itina ile yemekler hazırlar, sofrayı pek bir titizlikle kurar, kıyafetlerini düzenli olarak ütüler, evi her daim temiz tutmaya çabalardım. Ve bu çabalarımın en detaylısı, zannımca giysi temizleme zımbırtısı idi. Kayanın ertesi gün işe giyeceği kıyafetleri bir gece önceden sandalyeye koyar, paltosunu da bahsettiğim gereçle her akşam temizlerdim. Ara sıra dolabını gözden geçirir, eksiklerini not alır ve gecikmeksizin çarşıdan alırdım. Bunları, birileri bana öğütlediğinden değil, gerçekten içimden geldiği için, temiz pak giyinsin diye yapardım. Ve fakat ne zaman ilk yılların heyecanı geçti, ne zaman çocuklar oldu ve ben elimde şiş ve kebapla ne yapacağını bilmez halde kalakaldım, tüm o özen, titizlik, beni daha çok sevsin, ayaklarımı yıkasın, pırıl pırıl işe gitsinler odun ateşinde yanıverdi. Böyle bir anda değil ama, zamanla. Ne ütü kaldı evde ne de giysi temizleme rulosu... Üstelik ben, işten dönünce beni pasaklı görmesin diye üzerimdeki kıyafete bile dikkat ederim ya, ne diyorsunuz.
Şimdi bu duruma üzüldüğümü, vah vah çektiğimi sanmayın sakın. Biz, tüm o şaraplı, mezeli sofralardan, bal dök yala evlerden, taralı saçlardan ve düzenli dolap içlerinden, tek seçenekli sofralara, kırıntı cenneti evlere, günlerce taranmayan saçlara ve kapakları kapanmayan dolaplara nail olan bir çift olarak, evlilikte asıl özenin bunlara değil, aslında çok daha basit şeylere gösterilmesi gerektiğini öğrendik bu 11 yılda. Kaya en çok, premenslerde benden uzak durmayı, ben konuşurken susmayı, fikirlerimi dikkate almayı, bense en çok, o yorgunken başını şişirmemeyi, arkadaşlarıyla ilişkisine karışmamayı, her daim yanımda olduğunu öğrendik. O, üzerimde en rezil kıyafetler olsa dahi saçımın o gün ne kadar güzel olduğunu fark eder, ben, daha telefonu açışından keyfinin yerinde olduğunu. Arada kavga gürültü olsa da, asıl amacımız huzurlu, mutlu olmaktır kısaca.
Ve tüm bunlardan sonra diyorum ki şimdi kendime, aman bırak giysilerimiz de tüylü olsun, hayatın tozu der geçeriz...
12 Aralık 2011 Pazartesi
13 Kasım 2011 Pazar
GÜLE GÜLE DOSTUM
Keşke duymasaydım... Biraz zaman geçince ilk düşündüğüm bu oldu. Bilmesem daha iyi olacakmış, bir dostun öldüğünü.
Melih'i dün kaybetmişiz. Bizler, sinema gecesinde Kırmızı Keman'ı izlerken, mısır, meyve, çekirdek yerken, o ölüvermiş.
Oysa ki ben onun çoktan öldüğünü düşünüyordum. Bizleri görmek istememiş, tüm iletişim çabalarımızı sonuçsuz bırakmıştı. Ben, kendi adıma, bu isteğine saygı gösterip onu huzur içinde bırakmıştım. Hepimiz öyle yaptık aslında. Keşke başka türlüsü olsaydı. Gösterilen saygı böyle zamanlarda pişmanlığa dönüşüyor işte...
Onun iki ay önce öldüğünü sanmakla, varsaymakla, bugün gerçek ölüm haberini almak çok farklı. Birinde kısmen hayali bir gerçeğe inanıyorsun, diğerinde gerçek yüzüne tokadı basıyor. Birinde az da olsa tesellin oluyor, belki bir mucize olmuştur, yaşıyordur diye, diğerinde ise sadece bir gerçekle baş başa kalıveriyorsun.
Hiç bir şey yapmadım. Ne üzüldüm, ne tepki gösterdim. Domatese zam gelmiş, Kargo yeni bir albüm çıkarmış diyordu sanki Kaya. Ya da akşama Ayhanlar gelecek diyordu. Ama Melih dün vefat etmiş demiyordu asla. İdrak edemedim çünkü. Cenazesine gitmek için çıktı sonra. Yine anlamadım bir şey. Gideyim demedim, kalayım demedim. Öylece durdum.
Sanırım çok da anlaşılacak bir his değil benimki. Yıllardır görmediğim birinden, küs olduğum birinden, bize kazık atmış birinden bahsediyoruz. İnsanlar belki de diyor ki, attığı onca kazık yetmedi mi, yıllardır görüşmediğin biri için üzülmek sahtekarlık değil mi? Yaşarken aklın neredeydi?
Melih aklıma hep kimi sahnelerle geliyor; arabada oturmuşuz, gecenin bir yarısı. kimleri dinlersin diye soruyor, led zeppelin diyorum. koyarım pikaba plağı, karanlıkta dinlerim. hımm, diyor (özellikle karanlıkta dinlemem çok zorlama geliyor, anlıyorum). sonra 99 depreminin olduğu gece, saat 3'e kadar Kaya ve benle balkonda sohbet ediyor. Köpekler uluyor deli gibi, hayırdır diyoruz. Depremden dakikalar önce gidiyor. evine gidiyoruz bir gün, annesi karşılıyor bizi. kısa boylu, güler yüzlü bir kadın. mütevazi evinde çay içiyoruz. Kayayla müthiş bir kavganın ardından ayrılmaya karar veriyorum. Melih arıyor iş yerimi. Defalarca. Saatlerce konuşuyor benimle. Boş odalardan birinde hem onunla hem de kafamda Kaya ile kavga ediyorum. Ne gerek var, sen bu ilişkiye ne çok çaba harcadın diyor. bugün Oyanın hatırlattığı gibi, hastaneye yatıyorum bir gün, acile. Bir saat içinde geliyor, gecenin bir yarısında. Sabaha kadar yanımda kalıyor, sabah da eve götürüyor. Sırdaşım oluyor, sahip olduğum tüm sırları paylaşıyor benimle. Yargılamıyor, kızmıyor, sadece dinliyor. Sadece bana değil, tüm arkadaşlarına yapıyor bunları. Durmadan, laf etmeden, banane demeden.
Şimdi nasıl düşünürüm attığı kazıkları? Bu kadar iyi bir insanı başka türlü nasıl hatırlayabilirim? Haksızlık olmaz mı ona? Ölümünü küçümsemek, sadece eh naapalım Allah rahmet eylesin demek nasıl elimde olur?
Hayır, genç öldüğü için değil, sadece öldüğü için çok üzgünüm...
Güle güle dostum Melih.
Melih'i dün kaybetmişiz. Bizler, sinema gecesinde Kırmızı Keman'ı izlerken, mısır, meyve, çekirdek yerken, o ölüvermiş.
Oysa ki ben onun çoktan öldüğünü düşünüyordum. Bizleri görmek istememiş, tüm iletişim çabalarımızı sonuçsuz bırakmıştı. Ben, kendi adıma, bu isteğine saygı gösterip onu huzur içinde bırakmıştım. Hepimiz öyle yaptık aslında. Keşke başka türlüsü olsaydı. Gösterilen saygı böyle zamanlarda pişmanlığa dönüşüyor işte...
Onun iki ay önce öldüğünü sanmakla, varsaymakla, bugün gerçek ölüm haberini almak çok farklı. Birinde kısmen hayali bir gerçeğe inanıyorsun, diğerinde gerçek yüzüne tokadı basıyor. Birinde az da olsa tesellin oluyor, belki bir mucize olmuştur, yaşıyordur diye, diğerinde ise sadece bir gerçekle baş başa kalıveriyorsun.
Hiç bir şey yapmadım. Ne üzüldüm, ne tepki gösterdim. Domatese zam gelmiş, Kargo yeni bir albüm çıkarmış diyordu sanki Kaya. Ya da akşama Ayhanlar gelecek diyordu. Ama Melih dün vefat etmiş demiyordu asla. İdrak edemedim çünkü. Cenazesine gitmek için çıktı sonra. Yine anlamadım bir şey. Gideyim demedim, kalayım demedim. Öylece durdum.
Sanırım çok da anlaşılacak bir his değil benimki. Yıllardır görmediğim birinden, küs olduğum birinden, bize kazık atmış birinden bahsediyoruz. İnsanlar belki de diyor ki, attığı onca kazık yetmedi mi, yıllardır görüşmediğin biri için üzülmek sahtekarlık değil mi? Yaşarken aklın neredeydi?
Melih aklıma hep kimi sahnelerle geliyor; arabada oturmuşuz, gecenin bir yarısı. kimleri dinlersin diye soruyor, led zeppelin diyorum. koyarım pikaba plağı, karanlıkta dinlerim. hımm, diyor (özellikle karanlıkta dinlemem çok zorlama geliyor, anlıyorum). sonra 99 depreminin olduğu gece, saat 3'e kadar Kaya ve benle balkonda sohbet ediyor. Köpekler uluyor deli gibi, hayırdır diyoruz. Depremden dakikalar önce gidiyor. evine gidiyoruz bir gün, annesi karşılıyor bizi. kısa boylu, güler yüzlü bir kadın. mütevazi evinde çay içiyoruz. Kayayla müthiş bir kavganın ardından ayrılmaya karar veriyorum. Melih arıyor iş yerimi. Defalarca. Saatlerce konuşuyor benimle. Boş odalardan birinde hem onunla hem de kafamda Kaya ile kavga ediyorum. Ne gerek var, sen bu ilişkiye ne çok çaba harcadın diyor. bugün Oyanın hatırlattığı gibi, hastaneye yatıyorum bir gün, acile. Bir saat içinde geliyor, gecenin bir yarısında. Sabaha kadar yanımda kalıyor, sabah da eve götürüyor. Sırdaşım oluyor, sahip olduğum tüm sırları paylaşıyor benimle. Yargılamıyor, kızmıyor, sadece dinliyor. Sadece bana değil, tüm arkadaşlarına yapıyor bunları. Durmadan, laf etmeden, banane demeden.
Şimdi nasıl düşünürüm attığı kazıkları? Bu kadar iyi bir insanı başka türlü nasıl hatırlayabilirim? Haksızlık olmaz mı ona? Ölümünü küçümsemek, sadece eh naapalım Allah rahmet eylesin demek nasıl elimde olur?
Hayır, genç öldüğü için değil, sadece öldüğü için çok üzgünüm...
Güle güle dostum Melih.
26 Ekim 2011 Çarşamba
ESNEYEREK OKUYUNUZ
Şu Oblomov kitabının sonlarına yaklaştım. Okuyanınız var mıdır bilmem. Gonçarov isimli güzide yazarın en meşhur kitabı. yaklaşık 600 sayfa... oku oku oku bitmiyor. tam, aha işte şimdi bitti, ikinci bir hikaye daha var diyorsun, ama bitmiyor, Oblomov yatıyor, kalkıyor, yiyor, içiyor, aşık oluyor, vazgeçiyor, hoşlanıyor, seviniyor, üzülüyor ama bitmiyor anacım. Adamın yatağından kalkması bile 100 sayfa sonra gerçekleşti.
Oblomov inanılmaz tembel, rahata alıştırılmış, iyi kalpli, dürüst bir adam. O kadar tembel ki, çoraplarını dahi kendi giyemiyor. Fakat suçu onda aramayınız, tüm suç onu tam bir Türk annesi olduğundan şüphelendiğim anası ve yan gelip yatalım, keyfimize bakalım felsefesi edinmiş babasında. Hani Oblomov hala nasıl nefes alıyor ona şaşırır insan...
Kitap akıcı, sıkılmadan baya bir gidiyorsun. Ortada gerçekleşen bir olay olmasa da, ya da haddinden hızlı gelişse de olaylar bazen, aman bu ne be, geberecem moduna girmeden rahatlıkla akıyor. Bir sürü çeviri yanlışı, hatalı kelime ve devrik cümle var. Ama kitap ilerlerken Oblomov'a, Zahar'a, Olga'ya ve çokça da Stolz'a öyle bir bağlanıyorsun ki, hatalıymış, düzgünmüş, devrikmiş, düzmüş kafana takmıyorsun bile.
Ben, her kitapta olduğu gibi, bunda da asıl kahramanı ve yaşamını kendimle ve kendi yaşamımla kıyasladım... Oblomov öyle tembel, öyle rahat bir adam ki, en yakın dostu hastalığını, asıl derdini şıp diye teşhis ediyor: Oblomovluk. Yani tembelliğinden, kafasını toparlayamamasından, gereksiz bulmasından, öylesi daha cazip geldiğinden, kendi dünyasında yaşamak güvenli olduğundan, dış dünya ile bağlarını kopararak değil de, sadece dış dünya istediği ve zorladığı zaman harekete geçmek... Her ne kadar kendimi uyuşuk, her iş için fazla yorgun ve isteksiz görsem de, doğuştan olmadığı müddetçe insanın Oblomov olması, Oblomovluk yapması için gerçekten de uğraşması lazım bana göre. Hadi biz uğraştık didindik ve Oblomovluk mertebesine ulaştık, dış dünya bizi rahat bırakır mı ayol? En başta ana babamız, sonra yakın ve sorumlu arkadaşlarımız, ve sonunda eşimiz başımızın etini yer durur. Şu ünlü "hadi" kelimesi, ki çocuklara asla kullanılmamalıymış (yesinler kitapla eğiten sistemi), öyle bir kafamıza kakılır ki, kalkıp gereğini yapmamak, harekete geçmemek ayrı bir eziyet olur herhalde.
Oblomovluk aslında meşhur bir terim. Zamanında Lenin şöyle demiş: "Rusya üç devrim yaptı, fakat oblomovlar hala mevcut... ve bu oblomovların her biri yıkanmalı, temizlenmeli, rahatsız edilmeli ve dövülmeli, ta ki içlerinde her hangi bir his ortaya çıkana dek...
Ben bu kitabı okurken, ki yazarı eminim böyle bir amaç taşımıyordu, kimi yerlerde halime şükrettim. İyi ki bazen tembelim, her zaman değil, iyi ki bir uşağım yok, iyi ki söylensem de etsem de bu kadar iş yapıyorum. İnsanın atalete kendini kaptırmasının ne kadar kolay olduğunu zaten tahmin ediyordum, bu kitapla emin oldum. Gerçi Oblomovluk tam olarak tembellik değil de, bir işin getireceği sorumluluğu baştan görüp o işe hiç başlamamak olarak ifade edilebilir. Ben ise, bir işin başını da sonunu da genelde göremediğimden, başlarım gitsin, her şey olacağına varır derim...
Aslında kitap hakkında sayfalarca tespit yazılabilirim, ama yapmayacağım. Çünkü daha önceden yapılmış zaten, hem ne o kadar vaktim var ne de takatim... Bir ara yaparız gari, ne aceleniz var?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
