Ege Kayacanın blogunda çok eğlenceli bir bölüm var: google aramaları. googleda yapılan aramalar sonucu blog sayfasına gelenlere ve aradıkları kelimelere yorum yapıyor. Ya Ege zaten komik, aranan kelimeler de dehşet olunca dakikalarca gülmek işten veya içten değil (eskiden karıştırırdım da..).
Ben de bu sayfaya yönlendiren birkaç arama sonucunu yazacağım, lütfen engel olmayınız:
1. o başka sınıfta.
(tüh, müdürle konuşmayı deneseniz?)
2. isteyip de anlatamadığım çok şey var.
(sormaya korkuyorum)
3. Ben 10 Şifre poşetinden çıkanlar kaça gönderilecek
(o konuyla ilgilenen arkadaş şu an dışarıda)
4. evde yaptığımız örgüleri sanal alemde nasıl satarız?
(bu sorunun sorulacağı en son kişi benim canım)
ana, dört taneymiş sadece. daha öncekilere bakmayı bilmiyorum, böyle de pek kel kaldı yazı.
hadi bay
17 Ekim 2009 Cumartesi
Sanırım hastalanıyorum. Ayaklarım üşüyor, burnum kapalı, boğazım nazlanıyor. Kuş muş artık hangisini bulduysa, bir grip havasında yani. Eskiden, üniversitedeyken en sevdiğim şey grip olmaktı. Ya da soğuk algınlığı (aradaki farkı bilen varsa konuşsun). Okula itmemek için bundan daha basit ve kallavi bir neden olamazdı zaten benim için. Hem hastasın hem de hastalığın öyle aman aman birşey değil. Çekeceksin yorganım kafana kadar, yanında mendilin, suyun ve ihtiyacın olan her hangi başka bir şeyin, varsa önünde bir televizyon, yoksa açık bir radyo, elinde de bir kitap, hani süs niyetine, çünkü o çok özendiğin hastalık hali 1-2 sayfadan fazla okumana izin vermeyecek. O zamanlar tek eksiğim, hasta Özleme bakacak bir hayırseverin olmamasıydı. Yalnız bir kez, ki bakın bir kez olmuş ama nasıl da yer etmiş aklımda, ben Anıttepedeki, yerin dibinde, farelerle ve küflü duvarlarla (bir de nişanlı bir çift vardı ya, onları farelerden daha az görürdüm sanki) ev arkadaşlığı yaptığım evde çok, çok hastalanmıştım. Sanırım ciğerleri filan üşütmüştüm. Tabi akıl bin beş yüz karış havada olduğu için ben bu durumu "güzeeeel" olarak nitelendirmiş ve demin saydığım yatak yanı malzemelerimi hazır edip yatak istirahatine başlamıştım. Ama hastaydım gerçekten, parmağımı kıpırdatacak halim yoktu. Sonra (ne kadar sonra bilmiyorum, 1 saat, 1 gün, 1 hafta??), Deniz ve Ebru gelmişti bir gün. Hastabakıcılık için. Bana çorba yapmak için. Ebru ile yakınlığımız yoktu, ama geldiğine sevinmiştim, beni önemsediğini düşünmüş ve mutlu olmuştum. Deniz şimdi bile kullandığımız adıyla hasta çorbası yapmıştı bana, bildiğimiz yayla çorbası yani. Bir de palyaço burnu getirmişti yanında, sanırım beni biraz güldürebilmek için. Baya eğlendiğimi hatırlıyorum, ama sadece palyaço burnuna değildi neyse ki. Beni düşünüp geldikleri, bir de üstüne çorba yapıp palyaço kılığında bana içirdikleri için. Hayallerim gerçek olmuştu, hastaydım ve 1-2 saatlik bile olsa iki hasta bakıcım vardı...
Amaaan, geçmiş işte, adı üstünde. Güzel ama geride kalan günler...
Bu da böyle bir anımdı. Neye niyet neye kısmet, bambaşka şeyler yazacaktım oysa ki.
Bir sonraki yazıya kısmetse (ıyy)...
Amaaan, geçmiş işte, adı üstünde. Güzel ama geride kalan günler...
Bu da böyle bir anımdı. Neye niyet neye kısmet, bambaşka şeyler yazacaktım oysa ki.
Bir sonraki yazıya kısmetse (ıyy)...
13 Ekim 2009 Salı
AFERİN BENİM GERİZEKALI KIZIMA
Ay bir dur demek geliyor içimden saatlere. Böyle de hızlı akmaz ki zaman ayol! Uyandığımla yattığımı biliyorum sadece, gerisi böyle hızlandırılmış bir film gibi. Genel hal ve tavırlar pekiyi, asap durumları kıvamında, etrafa atılan bön bakışlar her şeye değer...
Çağlanın atkısı olayında ikinci renge geçtim. Ortalarına geldim neredeyse hatta. Birşeyler üzerinde gitmek güzel, oysa ben bu örgü olayının daha haftası dolmadan, tıpkı yemek gibi, Almanca gibi, grunge gibi, rüzgar gibi geçeceğini sanıyordum. Hem zaten nereden geldi bilmiyorum bu ilgi. Vardı tabi yıllardır içimde, ama dergi alacak kadar, yünlere bakacak kadar, yandım yanacak kadar (bu da araya kaynasın dedim) olması ılgınç yani.
Şimdi ben, belki bilen bilir, sevdiğim, daha doğrusu benimsediğim insan veya hayvana, severken azıcık hakaret ederim. Ama azıcık. Hani kötü veya sakarca birşeyler yaptığında, ya da çok eğlenceli, sevimli birşeyler yaptığında filan. Başlıktaki geri zekalıyı da o şekilde görmenizi istiyorum. Felaket tiksinmiş olmama rağmen.
Hani bizim Kristal veya Bocuk denilen, sokak kedisi sandığımız ve fakat öz be öz evimizin kedisi olan bir tip var ya. Sen git, yeme içme, ve bu fedakar, cefakar ve yeri geldiğinde son derece ödlek anayı hiç düşünme, dışarıda bulup avladığı o "şey"i al ayakkabılığın önünde huzurlarımıza sun. Yani... Okuldan eve gelip kapıyı açtığımızda o "şey" gözümüzün önünde ölü ölü yatıyordu. Bir fare; ölü, minik ve aslında epey de sevimli bir fındık faresi...
Hiç aklıma gelmezdi arkadaşlar. Ne bizim salağın her hangi bir şeyi avlayabileceğini, ne aferin almak için onu oracıkta bırakmayıp evin holüne getirmeyi akıl edebileceğini, ne de ama en çok ne de benim, tıpkı filmlerdeki gibi fareyi görür görmez yüksek bir yer bulmak için dans eder gibi oraya buraya kaçışacağımı düşünmezdim... Tamam görür görmez anladık, fare mort olmuş, ama sen düzgün, görgülü bir hanımsan bir sandalyeye, bir masaya, hiç bulamadın klozetin üstüne çıkmalısın. Her şey adabıyla yapılmalı..
Şimdi Boncuk'u nerede görsem sersem deyip kaşlarımı çatıyorum. Oyun oynadığımı sanıp saldırı pozisyonuna geçiyor. Şimdi anladınız mı neden gerizekalı dediğimi? Seviyorum, kızıyorum, kınıyorum ve elbette ki eninde sonunda afferin len sana, kedi olalııı... diyorum.
5 Ekim 2009 Pazartesi
Son girdi tarihime bakınca utandım birden. Biraz uzun olmuş sanırım. Geç olsun güç olmasın. Ya da az olsun tam olsun. Ya da en iyisi hiç olmasın.
Iyy ne fena bir başlangıç... Uzun süredir neden yazmadığımı da açıklıyor bir taraftan. Yazmayı unuttum. Eskiden, ki 1940'lar değil elbet, hani yazmaya çok hevesli olduğum zamanlarda, gece yatarken aklıma blog cümleleri gelirdi. Yarın yazayım bunu bari derdim. Ana ne güzel bir cümle, bunu ben mi kurdum derdim. Fakat ne yazık ki unutacaksın derdi öbür ses. Onlar dövüşürken uykuya dalardım ne güzel.
Şimdi ne aklıma güzel cümleler geliyor, ne de kafamda salak iki ses kavga ediyor. Hayat değişimle güzeldir diye yeni bir ekole takılıyorum şu sıralara galiba. Ya da o bana takılıyor, emin değilim. Kafamdaki sesleri ikiden on ikiye çıkardım, e gücü hızlandırınca düşünceler çorap söküğü gibi gelmeye başladı. Ama çorabın söküğü her daim iyi olmuyor elbet. Hele de çorabı örmeye çalışıyorsanız. Ben şahsen çorap örmeyi bilmem, sökmeyi hiç hiç bilmem. O yüzden konuyu çoraptan atkıya geçirmeyi teklif ediyorum. Atkı ve bere. Başlığımız bu.
Örgüye başladım yıllar yılı istediğim şekilde. Hayır, tabi ki de kimse atkı ve bere örünce züper örgücü olmuyor. Ama kendimi bir şey sanıp "ben KAZAK örecem" dediğim yıllardaki şiş ve yünlerim tozlanmış ve güvelenmiş halde beni bekliyordu (şişler güvelenmemiş olabilir). Diyeceğim o ki, zaman geçiyor, bi bakıyorum gençliğimden beri istediğim bir çok şeyi yapmaya tenezzül etmemişim. Hem istemişim hem tenezzül etmemişim. Komik miymişim neymişim... Şimdi, internetten bulabildiğim örgü sitelerine girip Selanikti, Nohuttu, Ajurdu öğrenmeye çalışıyorum. Bu aşamada çalışmaktan başka bir şey gelmiyor elimden, öğrenmenin ö'süne geçemedim henüz. Çünkü ilmek atlayın diyorlar, çünkü ilmek üretip ip geçirin diyorlar, çünkü alttan alıp üstten çıkın diyorlar, Allah aşkına, bunlar ne istiyorlar? Bir kere ilmek üretmek ne? Beni ilgili görünce bildiğimi mi varsayıyorlar? Hem benim üreteceğim ilmekten kimseye hayır gelmez ki, bir ilmek üretirim daha da kimse düzeltemez. İşte yani, bu gibi ufak problemlerim olsa da, sebatla örüyorum. Televizyon karşısında, arkadaş evlerinde çay eşliğinde, ve en çok da çocuklar mutfakta derslerini yaparken.
Çocuklar demişken, bilindiği üzere Sinan da artık okullu oldu. Sabah ve akşam üzeri iyi, öğlen huysuz, akşamsa limoni... Ödev yaptırmanın zorluğunu unutmuşum. Öyle gıcık saatler ki, örgüye sırf bu yüzden bile başlamış olabilirim. Lan zaten öğrendiği üç harf, yazacağı tek harf, onu da her harften sonra mola vererek mi yazar insan aa! Durup durup gülmeler, ablasına laf atmalar, dur çişim geldi, dur kalemim zıpladı, anne çok harf var! Bu adam beni nakışçı da yapar yakında.
Bir de ev arama faslım var, ki beynimi döndürüyor. Çocukları okula bırakınca eve bir dönüyorum, çayın altını bir yakıyorum, sonra bir başlıyorum hurriyet emlaktan artık ezberlediğim ilanları teker teker açmaya. Hepsi toplam 6 dakika filan sürüyor, yok bakmam değil, evden içeri girip çayım elimde ev bakmaya başlamam. önceleri sadece aşağı ayrancı ve kavaklıdere'de aranırken, şimdi gop da eklendi ilanlara. Çünkü okula yakın (ve Hilton'a tabi) sokaklarda bizi bekleyen 2. kot, hadi çok çok şanslıysak 1. kot bir daire bulabiliriz. Güneş görüp görmemesi, odalarının karış hesabıyla ölçülmesi, tuvaletin, mutfağın hurdadan az hallice olmaları önemli değil, ilanlarda hep güzel taraflar ön plana çıkarılacak ya, 1. kot ya da işte giriş katı bir dairenin ilanında bulabildiği en güzel olayı yazmış amcam: asansörü var! en güzel tarafı buysa Allah sahibine bağışlasın ne diyeyim...
Öte yandan (ay hiç de sevmem bu tabiri), gop'ta, okuldan epey uzak bazı 2. kot daireler bir hoş bahçelere açılıyor ki, ulen cennet be bura diyorum bilgisayar ekranına. O bahçe bütün yer altılığı, böcek korkusunu, karanlığı silip süpürebiliyor. Düşünsenize, sadece evinize özel, yemyeşil şirin bir bahçeniz olacak. Bir de güzel döşemişler bahçeyi, hani bir bahçe ne kadar çekici döşenirse artık, hayallere dalmamak imkansız.
Hayal demişken, dün çocukları her zamanki gibi oturttum mutfak masasına, başlayın hade ödevlerinize dedim, ben de örgümü alıp geçtim karşılarına. 5 dakika sonra Sinan olayı başlattı: Keşke bu dünyada sadece sen ve ben kalsak abla. Abla durur mu bu mücevher gibi hayali zenginleştirmeden: Evet, başka kimse olmasa,sadece sen ve ben, ayy Sinan ne güzel olur düşünsene. Ses etmeden dinlemeye başladım. Aman efendim, bu çocuklar meğer biz insanlardan amma şikayetçiymiş, amma rahatsız ediyormuşuz onları. Evden çıkıp önce markete gittiler, oradaki bütün danino ve kakaolu sütleri götürdüler. Sonra okula gidip, neden bilmem, sınıf kapılarını tekmelediler ve koridorda gürültü yaptılar. Sonra sırayla oyuncakçıya dalıp bütün barbie ve pahalı oyuncakları aldılar, eve getirdiler. Evin anahtarını unuturlarsa Sinan balkona tırmanıp camları kıracak ve kapıyı açacakmış (bak sen..). Biraz düşününce, neden evimizde kalıyoruz ki, Efelere gidelim orada kalalım dediler (Efelerin villaları var). Her katta odalar varmışmış, her gün bir katta kalırlarmış. En sonunda dayanamadım, peki nasıl gitmeyi düşünüyorsunuz o kadar yere, diye sordum. Arabayla dedi Çağla. Kim sürecek o arabayı dedim. E işte ehliyetsiz oraya buraya çarpa çarpa giderim, nasıl olsa kimse olmayacak etrafta dedi. Öyle seri cevap verdi ki, bu hayalin taslağı daha önceden kuruldu mu ki acep dedim kendi kendime. Muhabbetin tamamını hatırlamıyorum maalesef, ama detaylarla filan 1 saate yakın sürdü. En sonunda duruma el koyup çocukları mutfaktaki gerçek dünyaya döndürmek zorunda kaldım. E bu da epey sürdü, kolay değil, sen bir eli cipste bir eli pahalı oyuncakta, Efelerin ikinci katında playstation oynarken al çocuğu dar bir mutfaktaki ev ödevine geri gönder. Kappe dünya işte...
Yazacak bir son cümle bulamadım. Pat diye kesmek de racona yakışmaz. İyisi mi ben buradan herkesi öpeyim ve anlatacak daha bir sürü konu olduğunu ekleyeyim. Ama kısa kısa, böyle her gün, aklıma geldikçe, kasmadan yazacağım artık bloglarımı.
Iyy ne fena bir başlangıç... Uzun süredir neden yazmadığımı da açıklıyor bir taraftan. Yazmayı unuttum. Eskiden, ki 1940'lar değil elbet, hani yazmaya çok hevesli olduğum zamanlarda, gece yatarken aklıma blog cümleleri gelirdi. Yarın yazayım bunu bari derdim. Ana ne güzel bir cümle, bunu ben mi kurdum derdim. Fakat ne yazık ki unutacaksın derdi öbür ses. Onlar dövüşürken uykuya dalardım ne güzel.
Şimdi ne aklıma güzel cümleler geliyor, ne de kafamda salak iki ses kavga ediyor. Hayat değişimle güzeldir diye yeni bir ekole takılıyorum şu sıralara galiba. Ya da o bana takılıyor, emin değilim. Kafamdaki sesleri ikiden on ikiye çıkardım, e gücü hızlandırınca düşünceler çorap söküğü gibi gelmeye başladı. Ama çorabın söküğü her daim iyi olmuyor elbet. Hele de çorabı örmeye çalışıyorsanız. Ben şahsen çorap örmeyi bilmem, sökmeyi hiç hiç bilmem. O yüzden konuyu çoraptan atkıya geçirmeyi teklif ediyorum. Atkı ve bere. Başlığımız bu.
Örgüye başladım yıllar yılı istediğim şekilde. Hayır, tabi ki de kimse atkı ve bere örünce züper örgücü olmuyor. Ama kendimi bir şey sanıp "ben KAZAK örecem" dediğim yıllardaki şiş ve yünlerim tozlanmış ve güvelenmiş halde beni bekliyordu (şişler güvelenmemiş olabilir). Diyeceğim o ki, zaman geçiyor, bi bakıyorum gençliğimden beri istediğim bir çok şeyi yapmaya tenezzül etmemişim. Hem istemişim hem tenezzül etmemişim. Komik miymişim neymişim... Şimdi, internetten bulabildiğim örgü sitelerine girip Selanikti, Nohuttu, Ajurdu öğrenmeye çalışıyorum. Bu aşamada çalışmaktan başka bir şey gelmiyor elimden, öğrenmenin ö'süne geçemedim henüz. Çünkü ilmek atlayın diyorlar, çünkü ilmek üretip ip geçirin diyorlar, çünkü alttan alıp üstten çıkın diyorlar, Allah aşkına, bunlar ne istiyorlar? Bir kere ilmek üretmek ne? Beni ilgili görünce bildiğimi mi varsayıyorlar? Hem benim üreteceğim ilmekten kimseye hayır gelmez ki, bir ilmek üretirim daha da kimse düzeltemez. İşte yani, bu gibi ufak problemlerim olsa da, sebatla örüyorum. Televizyon karşısında, arkadaş evlerinde çay eşliğinde, ve en çok da çocuklar mutfakta derslerini yaparken.
Çocuklar demişken, bilindiği üzere Sinan da artık okullu oldu. Sabah ve akşam üzeri iyi, öğlen huysuz, akşamsa limoni... Ödev yaptırmanın zorluğunu unutmuşum. Öyle gıcık saatler ki, örgüye sırf bu yüzden bile başlamış olabilirim. Lan zaten öğrendiği üç harf, yazacağı tek harf, onu da her harften sonra mola vererek mi yazar insan aa! Durup durup gülmeler, ablasına laf atmalar, dur çişim geldi, dur kalemim zıpladı, anne çok harf var! Bu adam beni nakışçı da yapar yakında.
Bir de ev arama faslım var, ki beynimi döndürüyor. Çocukları okula bırakınca eve bir dönüyorum, çayın altını bir yakıyorum, sonra bir başlıyorum hurriyet emlaktan artık ezberlediğim ilanları teker teker açmaya. Hepsi toplam 6 dakika filan sürüyor, yok bakmam değil, evden içeri girip çayım elimde ev bakmaya başlamam. önceleri sadece aşağı ayrancı ve kavaklıdere'de aranırken, şimdi gop da eklendi ilanlara. Çünkü okula yakın (ve Hilton'a tabi) sokaklarda bizi bekleyen 2. kot, hadi çok çok şanslıysak 1. kot bir daire bulabiliriz. Güneş görüp görmemesi, odalarının karış hesabıyla ölçülmesi, tuvaletin, mutfağın hurdadan az hallice olmaları önemli değil, ilanlarda hep güzel taraflar ön plana çıkarılacak ya, 1. kot ya da işte giriş katı bir dairenin ilanında bulabildiği en güzel olayı yazmış amcam: asansörü var! en güzel tarafı buysa Allah sahibine bağışlasın ne diyeyim...
Öte yandan (ay hiç de sevmem bu tabiri), gop'ta, okuldan epey uzak bazı 2. kot daireler bir hoş bahçelere açılıyor ki, ulen cennet be bura diyorum bilgisayar ekranına. O bahçe bütün yer altılığı, böcek korkusunu, karanlığı silip süpürebiliyor. Düşünsenize, sadece evinize özel, yemyeşil şirin bir bahçeniz olacak. Bir de güzel döşemişler bahçeyi, hani bir bahçe ne kadar çekici döşenirse artık, hayallere dalmamak imkansız.
Hayal demişken, dün çocukları her zamanki gibi oturttum mutfak masasına, başlayın hade ödevlerinize dedim, ben de örgümü alıp geçtim karşılarına. 5 dakika sonra Sinan olayı başlattı: Keşke bu dünyada sadece sen ve ben kalsak abla. Abla durur mu bu mücevher gibi hayali zenginleştirmeden: Evet, başka kimse olmasa,sadece sen ve ben, ayy Sinan ne güzel olur düşünsene. Ses etmeden dinlemeye başladım. Aman efendim, bu çocuklar meğer biz insanlardan amma şikayetçiymiş, amma rahatsız ediyormuşuz onları. Evden çıkıp önce markete gittiler, oradaki bütün danino ve kakaolu sütleri götürdüler. Sonra okula gidip, neden bilmem, sınıf kapılarını tekmelediler ve koridorda gürültü yaptılar. Sonra sırayla oyuncakçıya dalıp bütün barbie ve pahalı oyuncakları aldılar, eve getirdiler. Evin anahtarını unuturlarsa Sinan balkona tırmanıp camları kıracak ve kapıyı açacakmış (bak sen..). Biraz düşününce, neden evimizde kalıyoruz ki, Efelere gidelim orada kalalım dediler (Efelerin villaları var). Her katta odalar varmışmış, her gün bir katta kalırlarmış. En sonunda dayanamadım, peki nasıl gitmeyi düşünüyorsunuz o kadar yere, diye sordum. Arabayla dedi Çağla. Kim sürecek o arabayı dedim. E işte ehliyetsiz oraya buraya çarpa çarpa giderim, nasıl olsa kimse olmayacak etrafta dedi. Öyle seri cevap verdi ki, bu hayalin taslağı daha önceden kuruldu mu ki acep dedim kendi kendime. Muhabbetin tamamını hatırlamıyorum maalesef, ama detaylarla filan 1 saate yakın sürdü. En sonunda duruma el koyup çocukları mutfaktaki gerçek dünyaya döndürmek zorunda kaldım. E bu da epey sürdü, kolay değil, sen bir eli cipste bir eli pahalı oyuncakta, Efelerin ikinci katında playstation oynarken al çocuğu dar bir mutfaktaki ev ödevine geri gönder. Kappe dünya işte...
Yazacak bir son cümle bulamadım. Pat diye kesmek de racona yakışmaz. İyisi mi ben buradan herkesi öpeyim ve anlatacak daha bir sürü konu olduğunu ekleyeyim. Ama kısa kısa, böyle her gün, aklıma geldikçe, kasmadan yazacağım artık bloglarımı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)